close

“Her Şeyi Tarih Kitapları, Gazeteler Yazmaz. Bazı Şeyleri Senin de Yazman Gerekir.”

Mevzuedebiyat.com sitesiyle geçtiğimiz günlerde bir söyleşi gerçekleştirdik. Sevgili Arzu Bahar son çıkan kitabıma istinaden çok güzel sorular sordu. Bana da aynı samimiyet ile yanıtlamak düştü.

Kitap eleştirileri, analizler, söyleşiler ve edebiyat dünyasından çeşitli haberler için siteyi ziyaret etmeyi de unutmayın…


-söyleşi-
Soran: Arzu Bahar
Yanıtlayan: Emrah Ateş

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Arzu, iyi dileklerin için çok teşekkür ederim. Ben hep yapmak istediğim şeyleri yaptım kitaplarımda. İlk kitapta istedim ki üç farklı bölüm olsun, üç kişinin öyküleri olsun ama hepsi bir yerde birleşsin. Başlangıçta öykü gibi başlayan kitap birdenbire romanlaştı. Novella demeliyim belki de bilmiyorum ama yapmak istediğim oydu ve yaptım. İşin fenası bunları yaparken örnekleri de yok zannediyordum. Ama sonradan daha çok okudukça benzer türlerin benden çok daha önce yapıldığını gördüm. Mesela Füruzan’ın Gül Mevsimidir kitabı da böyle birbirinden farklı gibi görünen ama sonra bütünleşen bölümlerden oluşuyor.

İkinci kitap Anı Koleksiyoncusu’nda anlatılan tüm hikayeleri tek kişiden dinliyorsun. İlk öyküden başlayarak sırayla sona kadar okuduğunda tek kişinin hayatını ve onun serüvenini okuduğunu fark ediyorsun. Gelgelelim kitabın ortasından şak diye bir öykü seçip okusan yine senin için bir anlam ifade ediyor. Şimdi diğer iki kitaba bakınca Güzel Şeylerin Yokluğu herkesin o alışmış olduğu öykü kitabına daha çok benziyor. Birbirinden bağımsız bambaşka hayatların bambaşka öykülerinden oluşuyor kitap. Ama okuyanlar şunu diyor kitaptaki kahramanlar için; “bana çok tanıdık geldi”.

“Güzel Şeylerin Yokluğu” ilgi çekici bir isim ve kitap da ismi ile müsemma aslında. Mizahi dil kullandığın öyküler var ancak ağırlıklı olarak hüzünlü öyküler okuyoruz. Bu bir tercih mi?

Kitabın adı aslında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabından geliyor. Orada geçiyordu bu cümle, hatta şu şekilde:

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde.”


Mesela bunu yazdım çizdim bir iki yerde şöyle bir yorum geldi “e biz bunu hiç duymadık, hiç görmedik, okumadık”. Okur olmak yazar olmaktan çok farklı bir iş çünkü. Hayat Meyhanesi’nin içinde kitaplar vasıtasıyla mektuplaşan bir adamın hikayesi vardı. Kitap satışa çıktığında -ki çoğu kitapta olur- sonunda üç adet boş sayfa vardı. O kitabı okuyan birisi bana şunu dedi “ne güzel ya kitaptaki Necdet gibi mektuplaşalım diye boş sayfa eklemişsiniz”. Halbuki alakası bile yok ama okuyanın böyle bir şey hissetmesi ya da görmek istemesi sence de çok güzel değil mi? Okur ne almak istiyorsa onu alıyor kitaptan. Yani ben sanmıyorum ki Oğuz Atay “ilerde birisi gelsin bu cümleyi öyle bir sevsin ki kitabına isim bile yapsın” diye düşünerek kitap yazmış olsun.

Mizahi dil yazdığım her şeyde var. Çünkü bende vardı o dil. Konuşma dilim de genelde böyledir. Ben, bende olanı sunuyorum okuyana.

Kahramanların çok gerçekçi. Bu doğal olarak, kendi hayatından kesitler anlattığını hissettiriyor okurken. Elbette hayatına girip çıkan, temas ettiğin insanlar etkili oluyordur yazarken ama ne kadarı gerçekten senin hayatın?

Gerçek olandan beslenmeyi seviyorum. Bazen yazdıklarımın hepsi benim ya da bir başkasının hayatı oluyor, bazense aldığım o gerçekliğin üzerine başka şeyler ekleyerek kendi istediğim öyküye dönüştürüyorum onu. Yazdığım tüm kitapların içinde tabii ki kendi hayatımdan kesitler var ama hangileri olduğunu söylemek istemiyorum. Burada kararı da okur versin istiyorum. Ben onun gözünde o kitaptaki hangi karakter olmalıysam o olmalıyım.

Gezi olayları, mezhep farklılıkları, işten çıkarılmalar gibi toplumsal olaylara da dikkat çekiyorsun öykülerinde, aşkı, pişmanlığı, hüznü de… Bu çeşitlilik nasıl oluştu anlatır mısın?

Çeşitliliği çok olan bir hayatımız var. Baksana ülkemize sürekli değişen bir gündem var. Olayların içinde olmadığımız halde yine sanki öyleymişiz duygusuyla yaşıyoruz. Onu hissettiriyorlar bizi. Edebiyat bir hesaplaşmadır benim gözümde. Her şeyi tarih kitapları, her şeyi gazeteler yazmaz. Bazı şeyleri senin yazman da gerekir. Ben de kendime dert edindiklerimi yazıyorum işte.

Yalın bir dil kullanmışsın öykülerde. Okurla sohbet eder gibi. Bu da okurken yazarla duygusal bir bağ kurmayı, samimiyeti getiriyor beraberinde. Senin okumayı sevdiğin metinlerden söz edersek, bize ne söyleyebilirsin bu konuda?

Bazen tartışma konusuna da dönüşebiliyor bu durum. Yazar nasıl yazmalı, yalın mı olmalı, okur kolay mı anlamalı onu, yoksa yazdıklarını çok mu düşünmeli? Bunlar hep bir soru değil mi… Her yazarın yazdığını aynı derecede anlayıp okuyamıyorsun. Ben sanırım beni yazdığım şekilde anlayacak insanları arıyorum. “Bu kitabın yazarıyla arkadaş olsam ne güzel sohbet ederdik” demeleri için yazıyorum. Gelgelelim sevdiğim yazarlara bakınca aslında onların metinlerine yakın şeyler yazdığımı da fark ediyorum. Belki de onlardan aldım bu tılsımı, onlara benzedim fark etmeden. Güzel Şeylerin Yokluğu’ndaki ilk öyküyü okuyan bir okurum bana şunu demişti: “Barış Bıçakçı gibi yazmışsınız.” Alınmadım, gücenmedim, aksine mutlu oldum. Çünkü çok sevdiğim bir yazara benzetilmiştim.

Önceki soruyla bağlantılı olarak okumayı sevdiğin, olmazsa olmaz dediğin yazarlar kimler?

Keşke hep yazsalar da okusaydım dediğim yazarlar var elbet ama hayat işte insan ömrü tüm kitapları okumaya yetmeyeceği gibi her istediğini yazmaya da yetmiyor. Mesela ne güzel olurdu di mi Yaşar Kemal, Sait Faik, Bekir Yıldız, Orhan Kemal, Cervantes, Steinbeck, Orwell hala yaşıyor olsalardı da yazsalardı.

Bunların dışında Hasan Ali Toptaş, Şule Gürbüz, Barış Bıçakçı, Ercan Kesal, Ferit Edgü, Yalçın Tosun çok sevdiğim yazarlardan.

Türk öykücülüğü oldukça gelişti. Çok iyi öykü yazarları var ve öykü okuru da giderek artmakta. Sana neden öykü diye sorsam?

Öyküleri romanlardan daha çok sevdim hep. Belki de ondan. Belki de anca bunu başarabildiğimden… Mesela ilkin şiir yazarak başladım yazmaya. Belki de taşmam gerekiyordu anca öyküye taşabildim. (şairler vuracak beni)

Ömür’e söz verdiğin gibi bir çocuk kitabı okuyacak mıyız senden?

Çok istiyorum. Üzerinde çalıştığım bir çocuk kitabı var. Ama içimdeki korku bitirmeme engel oluyor. Koca koca adamlar yazdıklarımı sevmesin sorun değil. Ama bir çocuğa onun sevmeyeceği, ondan bir şey öğrenemeyeceği bir kitap sunmak istemiyorum. İşin bir de pedagojik yanı var tabii. Yakın zamanda olmasa da umarım gelecekte bir kitap çıkarırım. Söz vermeyeyim…

Kitaba adını veren öykünün içinde bir şiir var. Başka şiirler var mı yazdığın? Bir gün Emrah Ateş’in şiir kitabını görür müyüz raflarda?

Dediğim gibi ben şiir yazarak başladım yazmaya. Yıllarca yazdım. Öyküden sonra azaldı, hatta uzun süredir hiç yazmıyorum diyebilirim ama içimde ukte kalan bir şiir dosyası bilgisayarın içinde duruyor öyle. Eşim mesela çok istiyor şiir kitabı çıkarmamı. Kendisine yazdığım şiirler sayesinde şu an beraberiz. Ama şiir bambaşka bir dünyanın aracı. O dünyanın içinde barınabilir miyim bilmiyorum. Eh bir de yayınlatma derdi var. Biliyorsun yayıncılık dünyasında şiir kitabı çıkarma süreci biraz sıkıntılı…

Radyo Televizyon Bölümü mezunusun. Geçen yıl Arel Radyo’da program yaptığını biliyorum. Radyoculuğundan söz edelim mi biraz da?

Radyoculuk mesleğim değil, hiçbir zaman olmadı. Bu bölümü de açıktan okudum. Ama açıktan okumamın sebebi ise ergenliğimde bir dönem hayalini çok kurduğum radyocu olma hayaliydi. Olamayacağım bari diploması olsun bir kenarda dedim. Sonra bir gün Arel Üniversitesinde okuyan arkadaşım Numan, beraber edebiyat programı yapmayı teklif etti. Numan ile bir yıl boyunca Homeros’tan Bize Kalan isimli bir radyo programı yaptık. Çok olmasa da bir dinleyici kitlemizde vardı. Çok güzel zamanlar geçirdim. Büyük keyif aldım. Her hafta edebiyat konuşmak zorunda olduğum için edebiyatla bağlantım da hiç kopmuyordu. Ders çalışır gibi çalışıyordum o hafta anlatacaklarıma. Ama Numan’ın okulu bitince program da bitti. Sonrasında yaptığımız programın kayıtlarını ulusal radyolara gönderdik ama dönen olmadı. Güzel bir anı olarak kaldı bir kenarda. Kim bilir belki bir gün bir şekilde yeniden orada bulunmak kısmet olur.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

23.12.2018

Tags : söyleşi
Emrah Ateş

Yazar Emrah Ateş

Yorumlar