close

Blog

HOMEROS’TAN BİZE KALAN

afiş 1

Teknolojinin hızlı geçişlerine maruz kalmadan önce, bizim gibilerin evinde renkli televizyon olması zenginlik sayılırdı ve biz zengin değildik aslında. Bu yüzden önce radyo vardı evimizde, evlerimizde… Radyonun içerisinde minik minik adamları sakladıklarını zannedip kırmışım vakti zamanında. Evin en değerli şeyini kırmak çocuklukla örtbas edilecek kadar değersiz değildi tabii, çekmiştim cezasını. O zamanlar ağlayarak, şimdi ise gülerek anlatıyor insan böyle hikayeleri

O büyülü kutucuğun içinde olmak istedim hep. Saklandığını düşündüğüm adamlar gibi olmak istedim. Görünmeden, konuşarak tanınmak hep bir başka geldi bana. Belki de bu yüzden yazıyordum. Yazdıklarımdan bir ses bir yüz yaratsınlar istedim. Sesimden bir yüz yaratsınlar…

Birinin bana sürekli bakması bile bende heyecan yaratırken tabii ki kameraların önünü değil de radyo istasyonlarını isteyecektim. Şaşılacak bir şey miydi bu? Değildi. Bu yüzden ek para kazanayım diye gittiğim figüranlıklarda bile başarısız olup bırakmamış mıydım?

Radyo kanalları bir bir kapanırken bir yandan da internetten kendi radyo kanalını bile kurma imkanının doğması, ama giderek daha da az dinlenmesi her ne kadar acı verse de, söyleyecek sözümüz çoktu ama bunu konuşacak bir yer lazımdı. Bundan 2 sene önce Numan Çakır​ işte tam da bu yüzden aramıştı beni. Okuduğu üniversitede bir radyo programı yapacaktı ve bir ortağa ihtiyacı vardı. Atladım hemen üzerine. 1 yıl sürdü bu gereksiz ve düzensiz ama bir o kadar da manalı konuşmalar. Hatta üniversiteler arasındaki radyo yarışmasında ikinci olacak kadar iyi yaptık işimizi. Karşılığında adımızın yazılı olduğu birer termos bardak aldık ama olsun. Sonra Numan memleketine gitti, büyük şehirleri de terk edebilen insanlar olduğunu o zaman öğrendim. Radyo defteri kapandı

Ama şans bu ya, aynı fırsat bu defa çocukluk arkadaşım Tolga Yazıcı’dan geldi. Yine bir üniversite radyosunda, yine aynı programı yapacaktık. Yapmaya da başladık. Ben bu yazıyı yazarken yeni dönemin üçüncü programı geride kalmış bile.

Homeros’tan Bize Kalan her Salı radyoaltinbas.com adresinde. Bizim için hikayesi büyük. Siz de dinlerseniz ne ala…

Devamı ...

Öykünün Öyküsü 2- Yalan Dünya

maxresdefault

İnsanın hayatında hasta ve yaşlı birileri olunca en az o yaşlı ve hasta kişiler kadar tedirgin yaşamaya başlıyor ve sürekli ölümü düşünüyorsun. Yaşlılar her gece uyumadan önce ‘belki sabah kalktığımda uyanamayacağım’ düşüncesiyle alarmlarını namaz saatine kuruyorlar. Namaz için uyanmalar ne kadar da cenneti garanti altına almak için olsa da aslında uyanarak kendilerine hâlâ yaşadıklarını hatırlatmaya çalışıyorlar. Ezan sesini her duyduklarında “İşte bir vakit daha yaşadık,” diyorlar. “Hadi bunun için şükredelim!”

Güzel Şeylerin Yokluğu syf 77- Yalan Dünya

Yıl 2015. Çocukluğumdan beri hayalim olan Peugeot 206 model arabayı kredi borcuyla almış sanki dünyanın en pahalı arabasını kullanıyormuşçasına mutluydum. Araç az yakıyor, bir yere gidersek arkadaşlarla gittiğimizden masraflar ortak. Kıçımızın üzerinde durmadığımız zamanlar…

Yakın bir arkadaşımla Yaylaköy’e tatile gitmiştik o yaz. Ailesinde yaşlı ve hasta birisi olanların zamansız telefon çalışlarındaki huzursuzluğunu bilirsiniz. Bir sabah uyandığımda öyle bir huzursuzlukla uyanmıştım. Annemi görmüştüm gece rüyamda. Lafı dolandırmayayım, ölüyordu. Hem de benim kullandığım arabada. Hani şu çocukluk hayalim olan araba…

Arkadaşımı uyandırdım. O gün hiç olmadığından daha erken inelim dedik sahile. Aracı çalıştırdım, telefon çaldı. Arayan eniştemdi. Enişteleri bilirsiniz, birini arıyorsa ya kötü bir haber için ya da para istemek için arıyorlardır. İkisi de kötü haberdir aslında. Israrla telefonu açmamıştım. Ben açmadıkça o yeniden aramıştı. Kalbim sıkışmış, kesin anneme bir şey oldu endişesiyle korkup hep yaptığım şeyi yapmıştım: olacaklardan kaçmıştım…

İnsan zamanı durduramaz ama zamandan kaçmaya çalışır bazen. Kötü zamanlardan…

Sonrasında telefonuma bir mesaj düştü. Teknolojinin lanetli yanı, bir şekilde ulaşıyorlar işte sana. Herkes kendi yükünü bir şekilde atıyor üzerinden… Bir akrabamız ölmüş meğer; onu haber verecekmiş. İçim rahatlamıştı. İnsan işte, kendi mutluluğu söz konusuysa her ölüme üzülemiyor bazen. Zaten ölen akrabamı hiç sevmiyor oluşumun arkasına saklanmıştım ama yetmemişti. Sahile vardığımda beni huzursuz eden o vicdan azabından yazmadan kurtulamazdım. Öykünün adını koymadan önce bir Neşet Ertaş şarkısı açtım, öykünün adı da o oldu; Yalan Dünya

Emrah Ateş

Devamı ...

Öykünün öyküsü 1- Çatlak

tumblr_inline_mhtn9ppW9b1qz4rgp

“İNSANIN mayası toprak. Vakti gelince çatlamaya başlıyor,” dedim içimden; annemin çatlamış ellerine takılmıştı gözüm. Sadece eli de değil üstelik, yüzü, kolu, vücudunda benim görebildiğim her yeri, belki görmediğim yerleri de kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı annemin. Zaman insana varlığını böyle ispat ediyordu belki de.” Güzel Şeylerin Yokluğu – Çatlak

Öykü mü insanı kovalar, insan mı öyküyü yakalar, hiç çözemedim bunu. Bazen rastlantısal olsa gerek “bugün başıma bir öykü gelecek” diyorum ve geliyor. Bazense, hatta çokça zaman, elime kâğıdı kalemi alıp, gözlerimi uzun uzun kapatıp zaman tünelinde yolculuk yapmaya, oradan yazılacak bir şey çıkarmaya çalışıyorum ama hiçbir şey bulamıyorum. Bu sebeple ola ki öykü beni bulursa diye, hemen not alıp yazmaya çalışıyorum. Genelde kötü kaderim oyununu oynayıp ne zaman yazacak durumum olmasa o zaman ilham perilerini bana yolluyor. Sonradan yazmaya kalkışsam da ilk aklıma gelen gibi olmaz hiç. Yazdığımı beğenirim ama düşünmeden edemem “tam da o an yazsam nasıl olurdu acaba” diye…

Yazdığım birçok öykü gerçek olaylara (yaşanan, yaşanılan, yaşanıp da üzerine öykülediğim) dayandığı için hepsinin farklı farklı anısı vardır sanırım bende. Ama özellikle biri hala canımı acıtır:

Annemin kanser tedavisi gördüğü zamanlardı. Ben ömrüm boyunca nefret ettim hastanelerden ve cenaze yerlerinden. Ama maleseftir ki hasta olanı ziyaret, cenazesi olanın da duasına gitmek gerekir. İçinde hiç bulunmak istemediğim bu iki ortamın ikisinde de hayat tarafından “olma zorunluluğunda” bırakılmak hiç hoş değil. Bahsettiğim kişi annem evet, ama yine de istemiyordum oraya gitmek. Hem daha kötü değil mi insanın canının parçası olan insanı o şekilde görmesi, görüp de bir şey yapamaması…

Çatlak isimli öykümde işte o hastane ziyaretini yazmıştım; üstelik annemin yanıbaşındayken. Konuşmuyordu çünkü benimle. Gözlerini yummuş, çatlamış ellerini göbeğinin üzerine koymuş uyumuş numarası(bence) yapıyordu. Ellerine uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Ellerini toprağa benzettiğimi, sonra annemi toprağa koyma ihtimalimiz olduğunu, insanın topraktan geldiğini, yine oraya gittiğini, daha yaşarken insanın nasıl da toprağa dönüşmeye başladığını fark etmiş ve bunu not almıştım defterime. Not alırken de utanmış, biri görür de ayıplar diye korkmuştum. O korku belki sindiğindendir öykünün üzerine, Güzel Şeylerin Yokluğu kitabımı kim okursa okusun ilkin Çatlak öyküsünden bahseder bana. Gelgelim bazen öyle basit notlar almaya başlarken durduramam kendimi, yazmaya devam ederim. Öyle de oldu, ufak bir not birden öyküye dönüştü. Üstelik öykünün en tıkandığım yerinde annem bana seslenmiş, bana ona cevap verdiğimde sesimi tanıyamamış, beni diğer evladıyla karıştırmıştı. Kendi başlattığı öyküyü kendisi sonlandırmıştı.

Aradan iki yıl geçti, üç kitabı olan bir yazarın ne annesinin ne de babasının onun kitaplarını okuyamadan göçüp gitmiş olması da öykü değil midir sizce?

Emrah Ateş

Not: ilkin bu yazı edebiyatburada.com için yazılmıştır.

Devamı ...

“Her Şeyi Tarih Kitapları, Gazeteler Yazmaz. Bazı Şeyleri Senin de Yazman Gerekir.”

emrah-ates

Mevzuedebiyat.com sitesiyle geçtiğimiz günlerde bir söyleşi gerçekleştirdik. Sevgili Arzu Bahar son çıkan kitabıma istinaden çok güzel sorular sordu. Bana da aynı samimiyet ile yanıtlamak düştü.

Kitap eleştirileri, analizler, söyleşiler ve edebiyat dünyasından çeşitli haberler için siteyi ziyaret etmeyi de unutmayın…


-söyleşi-
Soran: Arzu Bahar
Yanıtlayan: Emrah Ateş

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Arzu, iyi dileklerin için çok teşekkür ederim. Ben hep yapmak istediğim şeyleri yaptım kitaplarımda. İlk kitapta istedim ki üç farklı bölüm olsun, üç kişinin öyküleri olsun ama hepsi bir yerde birleşsin. Başlangıçta öykü gibi başlayan kitap birdenbire romanlaştı. Novella demeliyim belki de bilmiyorum ama yapmak istediğim oydu ve yaptım. İşin fenası bunları yaparken örnekleri de yok zannediyordum. Ama sonradan daha çok okudukça benzer türlerin benden çok daha önce yapıldığını gördüm. Mesela Füruzan’ın Gül Mevsimidir kitabı da böyle birbirinden farklı gibi görünen ama sonra bütünleşen bölümlerden oluşuyor.

İkinci kitap Anı Koleksiyoncusu’nda anlatılan tüm hikayeleri tek kişiden dinliyorsun. İlk öyküden başlayarak sırayla sona kadar okuduğunda tek kişinin hayatını ve onun serüvenini okuduğunu fark ediyorsun. Gelgelelim kitabın ortasından şak diye bir öykü seçip okusan yine senin için bir anlam ifade ediyor. Şimdi diğer iki kitaba bakınca Güzel Şeylerin Yokluğu herkesin o alışmış olduğu öykü kitabına daha çok benziyor. Birbirinden bağımsız bambaşka hayatların bambaşka öykülerinden oluşuyor kitap. Ama okuyanlar şunu diyor kitaptaki kahramanlar için; “bana çok tanıdık geldi”.

“Güzel Şeylerin Yokluğu” ilgi çekici bir isim ve kitap da ismi ile müsemma aslında. Mizahi dil kullandığın öyküler var ancak ağırlıklı olarak hüzünlü öyküler okuyoruz. Bu bir tercih mi?

Kitabın adı aslında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabından geliyor. Orada geçiyordu bu cümle, hatta şu şekilde:

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde.”


Mesela bunu yazdım çizdim bir iki yerde şöyle bir yorum geldi “e biz bunu hiç duymadık, hiç görmedik, okumadık”. Okur olmak yazar olmaktan çok farklı bir iş çünkü. Hayat Meyhanesi’nin içinde kitaplar vasıtasıyla mektuplaşan bir adamın hikayesi vardı. Kitap satışa çıktığında -ki çoğu kitapta olur- sonunda üç adet boş sayfa vardı. O kitabı okuyan birisi bana şunu dedi “ne güzel ya kitaptaki Necdet gibi mektuplaşalım diye boş sayfa eklemişsiniz”. Halbuki alakası bile yok ama okuyanın böyle bir şey hissetmesi ya da görmek istemesi sence de çok güzel değil mi? Okur ne almak istiyorsa onu alıyor kitaptan. Yani ben sanmıyorum ki Oğuz Atay “ilerde birisi gelsin bu cümleyi öyle bir sevsin ki kitabına isim bile yapsın” diye düşünerek kitap yazmış olsun.

Mizahi dil yazdığım her şeyde var. Çünkü bende vardı o dil. Konuşma dilim de genelde böyledir. Ben, bende olanı sunuyorum okuyana.

Kahramanların çok gerçekçi. Bu doğal olarak, kendi hayatından kesitler anlattığını hissettiriyor okurken. Elbette hayatına girip çıkan, temas ettiğin insanlar etkili oluyordur yazarken ama ne kadarı gerçekten senin hayatın?

Gerçek olandan beslenmeyi seviyorum. Bazen yazdıklarımın hepsi benim ya da bir başkasının hayatı oluyor, bazense aldığım o gerçekliğin üzerine başka şeyler ekleyerek kendi istediğim öyküye dönüştürüyorum onu. Yazdığım tüm kitapların içinde tabii ki kendi hayatımdan kesitler var ama hangileri olduğunu söylemek istemiyorum. Burada kararı da okur versin istiyorum. Ben onun gözünde o kitaptaki hangi karakter olmalıysam o olmalıyım.

Gezi olayları, mezhep farklılıkları, işten çıkarılmalar gibi toplumsal olaylara da dikkat çekiyorsun öykülerinde, aşkı, pişmanlığı, hüznü de… Bu çeşitlilik nasıl oluştu anlatır mısın?

Çeşitliliği çok olan bir hayatımız var. Baksana ülkemize sürekli değişen bir gündem var. Olayların içinde olmadığımız halde yine sanki öyleymişiz duygusuyla yaşıyoruz. Onu hissettiriyorlar bizi. Edebiyat bir hesaplaşmadır benim gözümde. Her şeyi tarih kitapları, her şeyi gazeteler yazmaz. Bazı şeyleri senin yazman da gerekir. Ben de kendime dert edindiklerimi yazıyorum işte.

Yalın bir dil kullanmışsın öykülerde. Okurla sohbet eder gibi. Bu da okurken yazarla duygusal bir bağ kurmayı, samimiyeti getiriyor beraberinde. Senin okumayı sevdiğin metinlerden söz edersek, bize ne söyleyebilirsin bu konuda?

Bazen tartışma konusuna da dönüşebiliyor bu durum. Yazar nasıl yazmalı, yalın mı olmalı, okur kolay mı anlamalı onu, yoksa yazdıklarını çok mu düşünmeli? Bunlar hep bir soru değil mi… Her yazarın yazdığını aynı derecede anlayıp okuyamıyorsun. Ben sanırım beni yazdığım şekilde anlayacak insanları arıyorum. “Bu kitabın yazarıyla arkadaş olsam ne güzel sohbet ederdik” demeleri için yazıyorum. Gelgelelim sevdiğim yazarlara bakınca aslında onların metinlerine yakın şeyler yazdığımı da fark ediyorum. Belki de onlardan aldım bu tılsımı, onlara benzedim fark etmeden. Güzel Şeylerin Yokluğu’ndaki ilk öyküyü okuyan bir okurum bana şunu demişti: “Barış Bıçakçı gibi yazmışsınız.” Alınmadım, gücenmedim, aksine mutlu oldum. Çünkü çok sevdiğim bir yazara benzetilmiştim.

Önceki soruyla bağlantılı olarak okumayı sevdiğin, olmazsa olmaz dediğin yazarlar kimler?

Keşke hep yazsalar da okusaydım dediğim yazarlar var elbet ama hayat işte insan ömrü tüm kitapları okumaya yetmeyeceği gibi her istediğini yazmaya da yetmiyor. Mesela ne güzel olurdu di mi Yaşar Kemal, Sait Faik, Bekir Yıldız, Orhan Kemal, Cervantes, Steinbeck, Orwell hala yaşıyor olsalardı da yazsalardı.

Bunların dışında Hasan Ali Toptaş, Şule Gürbüz, Barış Bıçakçı, Ercan Kesal, Ferit Edgü, Yalçın Tosun çok sevdiğim yazarlardan.

Türk öykücülüğü oldukça gelişti. Çok iyi öykü yazarları var ve öykü okuru da giderek artmakta. Sana neden öykü diye sorsam?

Öyküleri romanlardan daha çok sevdim hep. Belki de ondan. Belki de anca bunu başarabildiğimden… Mesela ilkin şiir yazarak başladım yazmaya. Belki de taşmam gerekiyordu anca öyküye taşabildim. (şairler vuracak beni)

Ömür’e söz verdiğin gibi bir çocuk kitabı okuyacak mıyız senden?

Çok istiyorum. Üzerinde çalıştığım bir çocuk kitabı var. Ama içimdeki korku bitirmeme engel oluyor. Koca koca adamlar yazdıklarımı sevmesin sorun değil. Ama bir çocuğa onun sevmeyeceği, ondan bir şey öğrenemeyeceği bir kitap sunmak istemiyorum. İşin bir de pedagojik yanı var tabii. Yakın zamanda olmasa da umarım gelecekte bir kitap çıkarırım. Söz vermeyeyim…

Kitaba adını veren öykünün içinde bir şiir var. Başka şiirler var mı yazdığın? Bir gün Emrah Ateş’in şiir kitabını görür müyüz raflarda?

Dediğim gibi ben şiir yazarak başladım yazmaya. Yıllarca yazdım. Öyküden sonra azaldı, hatta uzun süredir hiç yazmıyorum diyebilirim ama içimde ukte kalan bir şiir dosyası bilgisayarın içinde duruyor öyle. Eşim mesela çok istiyor şiir kitabı çıkarmamı. Kendisine yazdığım şiirler sayesinde şu an beraberiz. Ama şiir bambaşka bir dünyanın aracı. O dünyanın içinde barınabilir miyim bilmiyorum. Eh bir de yayınlatma derdi var. Biliyorsun yayıncılık dünyasında şiir kitabı çıkarma süreci biraz sıkıntılı…

Radyo Televizyon Bölümü mezunusun. Geçen yıl Arel Radyo’da program yaptığını biliyorum. Radyoculuğundan söz edelim mi biraz da?

Radyoculuk mesleğim değil, hiçbir zaman olmadı. Bu bölümü de açıktan okudum. Ama açıktan okumamın sebebi ise ergenliğimde bir dönem hayalini çok kurduğum radyocu olma hayaliydi. Olamayacağım bari diploması olsun bir kenarda dedim. Sonra bir gün Arel Üniversitesinde okuyan arkadaşım Numan, beraber edebiyat programı yapmayı teklif etti. Numan ile bir yıl boyunca Homeros’tan Bize Kalan isimli bir radyo programı yaptık. Çok olmasa da bir dinleyici kitlemizde vardı. Çok güzel zamanlar geçirdim. Büyük keyif aldım. Her hafta edebiyat konuşmak zorunda olduğum için edebiyatla bağlantım da hiç kopmuyordu. Ders çalışır gibi çalışıyordum o hafta anlatacaklarıma. Ama Numan’ın okulu bitince program da bitti. Sonrasında yaptığımız programın kayıtlarını ulusal radyolara gönderdik ama dönen olmadı. Güzel bir anı olarak kaldı bir kenarda. Kim bilir belki bir gün bir şekilde yeniden orada bulunmak kısmet olur.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

23.12.2018

Devamı ...

Üzdüysek Affola

received_10153286732927170
Yıllar önce Bursa’da bir arkadaşımla görüşmüştüm. Yanında ilk yazdığım kitap olan Hayat Meyhanesi’ni getirmiş, hatıra niyetine bir imza istemişti. Bir başkasının bir kitabın altında neyi çizdiğini, hele ki benim cümlelerimden hangisini çizdiğini çok merak ederim. Dayanamadım, o lavaboya kalktığında karıştırdım sayfaları. Bir sayfa, en alt satırı öyle bir baskıyla çizilmişti ki mürekkebi arka sayfaya kadar akmıştı. Cümle şuydu:
 
“İnsanın babası nasıl ölür?”
 
Bunca şeyi yazmamızın amacı tabii ki insan ruhuna hitap etmek ama bazen kabuk bağlamış yaraları da kaldırıyoruz sanırım. Acılarını hatırlatıyoruz insana. Gelgelelim her şey hayatta yaşadığımıza işaretken, yaşamayanları da hatırlatıyoruz böylece. Ne bileyim bitmiş bir aşkın acısını, bir kayıbı, bir yoksunluğu..
 
Ne diyeyim, üzüyorsak, kızıyorsanız affola.

Emrah Ateş
21 11 2018

Devamı ...

Güzel Şeylerin Yokluğu’nda geçen 14 kitap önerisi:

cicek-bar-da-kitap-mezati-basliyor-393068-5

Güzel Şeylerin Yokluğu, en yakın arkadaşının sevgilisine aşık adamın, onlara nikah şahidi olmasıyla başlayıp, abisinden nefret eden bir gencin yine abisinin doğan çocuğunu taparcasına sevmesiyle bitiyor. Bu iki farklı ama aslında hiç de yabancısı olmadığımız hayatlar arsında birçok karaktere sahip kitap.

Toplamda 14 öykü var ve bu 14 öyküden ilki olan Şahit’te karakterimiz okunacak kitaplar listesinden bahsediyor. Arkadaşı kızı tavlayabilsin diye “okunacaklar listesi” yapıp arkadaşına veren karakterimizin işte önerdiği 14 kitap:

yazar notu: benim kıt aklım Hasan Ali’nin “ben bir gürgen dalıyım” kitabını “ben bir gürgen ağacıyım,” diye, Yaşar Kemal’in o nefis “ağrı dağı efsanesi’ni” “ağrı dağı destanı” olarak yazmış kitaba. Çünkü ben bu kitapları insalara sözlü bir şekilde de önerirken sürekli (niyeyse) destan ve ağaç kelimelerini kullandığım için, bakar kör olmuşum, görmemişim, affedin. Gelgelelim, kitap basım aşamasına girmeden önce okuyanlar da görmedi bunu. Ama ben kendimi bu hususta Hasan Ali Toptaş’ın şu söylemiyle savunmak isterim: Ufak yanılgılar, okuru dinç tutar!

1- Ferhan Şensoy- Düşbükü

2- Emile Ajar- Onca Yoksulluk Varken

3- Sadık Hidayet- Kör Baykuş

4- Tarık Dursun K- Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep

5- Füruzan- Sevda Dolu Bir Yaz

6- Bekir Yıldız- Kara Vago

7- Steinbeck- Fareler ve İnsanlar

8- Sait Faik- Mahalle Kahvesi

9- Orhan Kemal- Avare Yıllar

10- Hasan Ali Toptaş- Ben Bir Gürgen Dalıyım

11- Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi

12- Proust- Swanların Tarafı

13- Barış Bıçakçı- Sinek Isırıklarının Müellifi

14- Ferit Edgü- O

Emrah Ateş

16 11 2018

Devamı ...

“GÜZEL ŞEYLERİN YOKLUĞU” çıktı!

44894423_10156751924202229_8722305600026836992_n

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde. Yıllarca yanıbaşında yaşayan Selim’in, bu yüzü
güzelleştirmesine nasıl izin vermediğini, sunulan zenginlikleri
nasıl kör bir inatla geri ittiğini gördü. “Bir dostun varlığı
güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir
önemli olan” sözünü söyleyen Turgut’un fakir
suratını gördü”

Oğuz Atay-Tutunamayanlar

 

Ben yıllardır yazıyorum, bu ilk değil, son da olmayacak. Çocukken sınıftaki kızları etkilemek için maniler yazardım misalen. Sonra birbaşkasını etkilemek için yazdığım şeyler başkalarını değil yalnızca beni etkiledi. Etki büyüdü büyüdü büyüdü. Yazmak terapi, yalnızlıktan kurtulma biçimi oldu trajikomik hayatımda. “Ooo anlatsam roman olur” dedim ve anlattım hep. Yazdım yazdım yazdım. Bu benim hayatım diyecek şekilde yazmadım belki ama kendi hayatımdan, herkesin hayatından bir şeyler yazdım tüm kitaplarımda

Şu aşağıda elleri cebinde gördüğünüz çocuk var ya, daha Don Kişot’u yeni okumuştu o zamanlar. Fareler ve İnsanlar ile tanışmamıştı henüz. Seviyordu kitap okumayı ama gözü diğer çocukların sürdüğü eşyalardaydı. Para biriktirip kaykay almıştı. Aldı dediysem de hurdacıdan, ikinci el. Yine de onundu işte. Sonra attı babası bu salak kesin sürerken araba çarpar diye. O yüzden eli cebinde hep izledi insanları. Onları, onların olanı… Hayatımın özeti: “herkesin bir şeyi vardı benim yoktu”

O zamanlar aklımda yoktu kitap çıkarmak. Çocukken büyülü geliyor böyle şeyler insana. Öyle de gelmeli belki de. Şimdi benim gibi her önüne gelen kitap bastırabiliyor işte! Kalmadı büyüsü. Hasan Ali’nin de dediği gibi “bir kazadır oldu kusura bakmayın; yazmış bulundum” diye özür diledim okuyucudan son kitabımda

Gelgelelim, ilk kitabım çıktığında liseye giden bir okurum, hafta sonu fuara geldi üniversite öğrencisi olarak. Bir okur büyütmüşüm dedim; ne güzel… Böyle zamanlarda yeniden buluyor beni yazar olmanın, yazmanını büyüsü…

İnsanlar “yazdıklarını kim okuyacak” dediği zamanlarda blog yazarıydım daha. Bir mail düşmüştü mailime hep anlatırım, aşk acısı çeken bir yaşıtımın duygu yüklü mailiydi. Teşekkür ediyordu bana. Ne zaman yazmaya küsesim gelse bu örnekleri hatırlarım. Çünkü tepkiler değişmedi, “kaç para kazanıyorsun”a döndü sadece.

Hoş şimdi de entelektüel olmayan çevrem kitap çıkardım diye dalga geçmeye devam ediyor hala ama biliyorum, güzel şeylerin yokluğu her zaman var, bu da onlardan biri işte. Ben de zaten o insanları yazıyorum biraz, varsın olsunlar o zaman; iyi ki varlar hatta!

Karışık konuştum biraz ama inanın heyecanım büyük. Ben hep buradaydım belki ama yeniden aranıza dönmüş gibi  sevinçliyim. Çünkü bu kitap sesim oldu. Okurken benim sesimi duyacaksınız. Umarım okursunuz. Umarım seversiniz…

Not: Fuar programım aşağıdaki resimde, internet satış linki ise bir altta; tık tık 

https://www.dr.com.tr/Kitap/Guzel-Seylerin-Yoklugu/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001783818001

Devamı ...

İsmail Devrim’in oğlunu anlamak

Dnsb6mUWsAAmiYP

İsmail Devrim yakın zamanda intihar eden bir baba. Oğluna okul pantolonu alamadığı için oğlu okuldan atılıyor, baba ise durumu öğrenince bunu gururuna yediremeyip intihar ediyor. Yaşadığımız hayat bazen insanı içinden çıkılmaz hale getirebilir. Elbette tüm sorun yalnızca pantolon değildir, kişinin hayatına eğildiğimizde onlarca belki yüzlerce onu bu duruma iten sorunlarla karşılaşabiliriz. Ama ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum; Hassasiyetsizlikten…

Hassasiyet, o çocuğun okulun alınmamasını engellerdi. Kimse mevcut durum ne olursa olsun, gerçekten parası olduğu halde pantolonsuz bile geliyor olsa o çocuğun okuldan atılmasına sebep olamaz. Yetişme çağında bir çocuğun onurunu, gururunu ayaklar altına alıp onda derin yaralar açamaz. İlkokulu okul aile birliğinin yardımıyla geçiren biri olarak söylüyorum bunu. O günlerle ilgili hafızamda derin yaralarım var:

Yardım zamanlarında isim listelerindeki çocuklar çağrılırdı sınıfta. İsimlerin okunacağı günler okuldan kaçardım ya da adımı duymamazlıktan gelir çoğu zaman da ihtiyacım olduğu halde “ihtiyacım yok hocam” derdim utancımdan. 8. sınıfın son günü okul müdürü “aidatını ödemeyenler sınıfa girmesin” diye anons yapmıştı biz bahçede beklerken. Hepimiz karne alacağız diye çok heyecanlıydık ve takdir getirecektim eve her zamanki gibi. Ama okula girmemiştim, girememiştim. Okul döneminde defalarca aidat istenmişti ama ben babama aidatı istediler diyememiştim. Giremezdim bu konulara. Gecekonduda yaşayanlar bilir böyle bir evde yaşamanın erkek çocuklarına çöken fakir hüznünü. İsteyemezler öyle ana-babadan bir şey. Okulun son günü bu yüzden kimseyle vedalaşamadan çektim gittim. Aradan 14-15 yıl geçti ama ben o günleri unutmadım, unutamadım. Arkadaşlarımla vedalaşamamanın hüznünü hep hissettim üzerimde.

Şimdi İsmail Devrim’in oğlunun yerine koyuyorum da kendimi, bir pantolon yüzünden okula alınmayışının o kahredici acısını o kadar iyi hissediyorum ki.. Hassasiyet yaşamımız için çok önemli arkadaşlar, çok! O yüzden bilhassa öğretmenlere seslenmek istiyorum; öğrencilerinizi bir çiçeği büyütür gibi büyütün lütfen. Onlar kırılgan, çok kırılgan. Bazen siz yetişemiyorsunuz görmeye ama onlar bir süre sonra soluyor, öyle devam ediyor yaşamlarına. Sebebinin siz olduğunu bilmiyorsunuz bile. Belki de bu yüzdendir durmadan çocuklara yönelik okul çocuklarına yönelik yardımlar düzenliyorum ya da katılıyorum; o günlerin acısını çıkarır gibi…

 

Emrah Ateş

24.09.2018

Devamı ...

3. Hava limanı için isim önerisi: Emrullah Ali Yıldız

ali-yıldız-1933-yılında-tamamladığı-ilk-planörün-önünde

3. Havaalanının adının kesinlikle aynı kalması taraftarıyım. Eğer Yeşilköy’deki Atatürk olarak kullanmaya devam edilecek ise yeni hava limanına başka isim verebilirler. Ama madem ki yeni hava limanı aslında mevcuttakini başka bir yere taşıma projesi, o zaman ismi de taşınmalı.

Ha ille de değişecekse havacılık tarihimize büyük hizmetleri olan Vecihi Hürkuş ya da Emrullah Ali Yıldız olabilir. E. Ali Yıldız ismi size biraz yabancı gelebilir ama havacılık tarihinde önemli bir yeri vardır. Değerini bilmediğimiz mucitlerdendir o da.  kitabında tanışmıştım, size biraz ondan bahsedeyim

ilknot: vereceğim bilgiler Ay Hırsızı kitabından ve internette referans aldığım birkaç sitedendir:

 

Kendi Planörünü yapan adam!

1909 yılında Bursa’da dünyaya gelir. Vidin’li baba ve Kafkas bir annenin oğludur. E. Ali Yıldız 1926’da açılan ‘Yeşilköy Uçak Makinist Mektebi’ni (vecihi hürkuş’un öğrencisi olarak) bitirdikten sonra 1928 – 1931 yılları arasında askeri hava okulu hazırlama bölüğünde tayyare makinisti olarak, Eskişehir’de hava kuvvetleri emrinde görev yaptı. 1938’de kendi imkanıyla tasarladığı planörle 18 saat 35 dakika havada kalarak Türkiye rekoru kırdı. Yine aynı yıl, iki kişilik planör ile yanında muallim namzedi Sezai Göksu ile birlikte 14 saat 20 dakika havada kalarak, 13 saat 59 dakika olan dünya rekorunu kırmayı başardı. Otomatik paraşüt açma sistemi olan ”kap-3”ün de mucididir aynı zamanda. Bu icadından dolayı thk tarafından kendisine bir ‘ihtira beratı’ (başarı belgesi) verilmiştir fakat dönemdeki maddi imkansızlıklar ve seri üretime geçmede yaşadığı güçlükler nedeniyle bin dolar gibi komik bir rakama abd patent endüstrisine satılmıştır.

Ayrıca dik kalkış yapabilen helikopteri tasarlamış hatta patentini almış fakat gerekli desteği almadığı için hayata geçirememiştir. Daha sonra bu sistemin aynısını Amerika kullanmaya başlamış ve helikopterleri faaliyete geçirmiştir.

 

Selfie’yi bulan Türk!

Ayrıca ilk selfie’yi bulan kişidir. Emrullah Ali Yıldız, fotoğraf çektirmek isteyen müşterilerinin (kendi fotoğraf stüdyosu vardır) bir kabine girmesini ve karşısındaki aynaya bakarak isteği pozu kendisinin vermesini ister. Müşteri istediği pozu yakaladığı zaman kordonun ucundaki düğmeye basması yeterlidir. Böylece müşteri kendi fotoğrafının çekecektir. Yıldız bu icadına “Gör-çek” adını vermiştir. Ve bu sistem yıllar sonra polaroid firması tarafından kullanılmış günümüze ise selfie adıyla ulaşmıştır.

Büyük Hayallere Veda!

Toplamda 10.000 saat uçak, 2.700 saat planör uçuşu, 15 paraşüt atlayışı bulunan Emrullah Ali Yıldız,1947 yılında bir paraşüt atlayışında sakatlanır ve paraşütçülükten ayrılarak sadece uçuşa ağırlık verir. Sakatlığının da etkisiyle yararlı olamayacağı düşüncesi ile 10 Mayıs 1948 tarihinde THK Uçak Fabrikası Müdürlüğüne bir dilekçe vererek aktif havacılık yaşamını sonlandırır.

Sizce yeni hava limanı ismini hak etmiyor mu?

 

Emrah Ateş

12.09.2018

Devamı ...

Depremi Bekleyen Müteahhitler

marmara-depremi-nin-15-754×387

Ben çocukken ablamlar Tuzla’da oturuyordu. Askeriyenin hemen arkasındaki bir sitede eniştem kapıcılık yapardı ablam da evlere temizliğe giderdi. Çocuk çağımda, çılgın matematik zekam yüzünden eniştem gibi kapıcı olmayı çok istedim. Hesapladım, on numara meslekti. Eniştem bisikleti ile verilen siparişleri almaya gidiyordu. Bisiklet olayı cepte! Ben daha bisiklet bile sürmeyi bilmiyorum gerçi o zamanlar. Hatta o yaz öğrenmiştim.

Sonra, kira vermiyor; elektrik, su, kömür beleş. Sıfır masraf üstüne bir de maaş alıyorlar. Ulan diyorum “temiz iş, bakkala çakkala git her ay çil çil altın biriktirirsin.” Ablamda öyle yapıyordu o dönem.

Eniştem de biraz çocuk ruhlu olduğu için atarisi vardı evde. Tuzla’ya gitmeyi sevmemin tek sebebi buydu. Tüm gün atari oynuyorum evde. Arada eniştem geliyor, maç kapışıyoruz. Bana göre dünyanın en zengin eniştesine sahiptim o zamanlar. Atari var, bisiklet var, lunapark yakın, buzdolabından krem peynir eksik olmaz. Yani bir insanın kendini zengin hissetmesi için gerekli olan her şey var. Hah bir de muhabbet kuşları var adı Çiko. Zaten adı Çiko olmayan muhabbet kuşu da görmedim bu zamana kadar.

Devamı ...