close

Blog

“Her Şeyi Tarih Kitapları, Gazeteler Yazmaz. Bazı Şeyleri Senin Yazman Gerekir.”

emrah-ates

Mevzuedebiyat.com sitesiyle geçtiğimiz günlerde bir söyleşi gerçekleştirdik. Sevgili Arzu Bahar son çıkan kitabıma istinaden çok güzel sorular sordu. Bana da aynı samimiyet ile yanıtlamak düştü.

Kitap eleştirileri, analizler, söyleşiler ve edebiyat dünyasından çeşitli haberler için siteyi ziyaret etmeyi de unutmayın…


-söyleşi-
Soran: Arzu Bahar
Yanıtlayan: Emrah Ateş

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Arzu, iyi dileklerin için çok teşekkür ederim. Ben hep yapmak istediğim şeyleri yaptım kitaplarımda. İlk kitapta istedim ki üç farklı bölüm olsun, üç kişinin öyküleri olsun ama hepsi bir yerde birleşsin. Başlangıçta öykü gibi başlayan kitap birdenbire romanlaştı. Novella demeliyim belki de bilmiyorum ama yapmak istediğim oydu ve yaptım. İşin fenası bunları yaparken örnekleri de yok zannediyordum. Ama sonradan daha çok okudukça benzer türlerin benden çok daha önce yapıldığını gördüm. Mesela Füruzan’ın Gül Mevsimidir kitabı da böyle birbirinden farklı gibi görünen ama sonra bütünleşen bölümlerden oluşuyor.

İkinci kitap Anı Koleksiyoncusu’nda anlatılan tüm hikayeleri tek kişiden dinliyorsun. İlk öyküden başlayarak sırayla sona kadar okuduğunda tek kişinin hayatını ve onun serüvenini okuduğunu fark ediyorsun. Gelgelelim kitabın ortasından şak diye bir öykü seçip okusan yine senin için bir anlam ifade ediyor. Şimdi diğer iki kitaba bakınca Güzel Şeylerin Yokluğu herkesin o alışmış olduğu öykü kitabına daha çok benziyor. Birbirinden bağımsız bambaşka hayatların bambaşka öykülerinden oluşuyor kitap. Ama okuyanlar şunu diyor kitaptaki kahramanlar için; “bana çok tanıdık geldi”.

“Güzel Şeylerin Yokluğu” ilgi çekici bir isim ve kitap da ismi ile müsemma aslında. Mizahi dil kullandığın öyküler var ancak ağırlıklı olarak hüzünlü öyküler okuyoruz. Bu bir tercih mi?

Kitabın adı aslında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabından geliyor. Orada geçiyordu bu cümle, hatta şu şekilde:

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde.”


Mesela bunu yazdım çizdim bir iki yerde şöyle bir yorum geldi “e biz bunu hiç duymadık, hiç görmedik, okumadık”. Okur olmak yazar olmaktan çok farklı bir iş çünkü. Hayat Meyhanesi’nin içinde kitaplar vasıtasıyla mektuplaşan bir adamın hikayesi vardı. Kitap satışa çıktığında -ki çoğu kitapta olur- sonunda üç adet boş sayfa vardı. O kitabı okuyan birisi bana şunu dedi “ne güzel ya kitaptaki Necdet gibi mektuplaşalım diye boş sayfa eklemişsiniz”. Halbuki alakası bile yok ama okuyanın böyle bir şey hissetmesi ya da görmek istemesi sence de çok güzel değil mi? Okur ne almak istiyorsa onu alıyor kitaptan. Yani ben sanmıyorum ki Oğuz Atay “ilerde birisi gelsin bu cümleyi öyle bir sevsin ki kitabına isim bile yapsın” diye düşünerek kitap yazmış olsun.

Mizahi dil yazdığım her şeyde var. Çünkü bende vardı o dil. Konuşma dilim de genelde böyledir. Ben, bende olanı sunuyorum okuyana.

Kahramanların çok gerçekçi. Bu doğal olarak, kendi hayatından kesitler anlattığını hissettiriyor okurken. Elbette hayatına girip çıkan, temas ettiğin insanlar etkili oluyordur yazarken ama ne kadarı gerçekten senin hayatın?

Gerçek olandan beslenmeyi seviyorum. Bazen yazdıklarımın hepsi benim ya da bir başkasının hayatı oluyor, bazense aldığım o gerçekliğin üzerine başka şeyler ekleyerek kendi istediğim öyküye dönüştürüyorum onu. Yazdığım tüm kitapların içinde tabii ki kendi hayatımdan kesitler var ama hangileri olduğunu söylemek istemiyorum. Burada kararı da okur versin istiyorum. Ben onun gözünde o kitaptaki hangi karakter olmalıysam o olmalıyım.

Gezi olayları, mezhep farklılıkları, işten çıkarılmalar gibi toplumsal olaylara da dikkat çekiyorsun öykülerinde, aşkı, pişmanlığı, hüznü de… Bu çeşitlilik nasıl oluştu anlatır mısın?

Çeşitliliği çok olan bir hayatımız var. Baksana ülkemize sürekli değişen bir gündem var. Olayların içinde olmadığımız halde yine sanki öyleymişiz duygusuyla yaşıyoruz. Onu hissettiriyorlar bizi. Edebiyat bir hesaplaşmadır benim gözümde. Her şeyi tarih kitapları, her şeyi gazeteler yazmaz. Bazı şeyleri senin yazman da gerekir. Ben de kendime dert edindiklerimi yazıyorum işte.

Yalın bir dil kullanmışsın öykülerde. Okurla sohbet eder gibi. Bu da okurken yazarla duygusal bir bağ kurmayı, samimiyeti getiriyor beraberinde. Senin okumayı sevdiğin metinlerden söz edersek, bize ne söyleyebilirsin bu konuda?

Bazen tartışma konusuna da dönüşebiliyor bu durum. Yazar nasıl yazmalı, yalın mı olmalı, okur kolay mı anlamalı onu, yoksa yazdıklarını çok mu düşünmeli? Bunlar hep bir soru değil mi… Her yazarın yazdığını aynı derecede anlayıp okuyamıyorsun. Ben sanırım beni yazdığım şekilde anlayacak insanları arıyorum. “Bu kitabın yazarıyla arkadaş olsam ne güzel sohbet ederdik” demeleri için yazıyorum. Gelgelelim sevdiğim yazarlara bakınca aslında onların metinlerine yakın şeyler yazdığımı da fark ediyorum. Belki de onlardan aldım bu tılsımı, onlara benzedim fark etmeden. Güzel Şeylerin Yokluğu’ndaki ilk öyküyü okuyan bir okurum bana şunu demişti: “Barış Bıçakçı gibi yazmışsınız.” Alınmadım, gücenmedim, aksine mutlu oldum. Çünkü çok sevdiğim bir yazara benzetilmiştim.

Önceki soruyla bağlantılı olarak okumayı sevdiğin, olmazsa olmaz dediğin yazarlar kimler?

Keşke hep yazsalar da okusaydım dediğim yazarlar var elbet ama hayat işte insan ömrü tüm kitapları okumaya yetmeyeceği gibi her istediğini yazmaya da yetmiyor. Mesela ne güzel olurdu di mi Yaşar Kemal, Sait Faik, Bekir Yıldız, Orhan Kemal, Cervantes, Steinbeck, Orwell hala yaşıyor olsalardı da yazsalardı.

Bunların dışında Hasan Ali Toptaş, Şule Gürbüz, Barış Bıçakçı, Ercan Kesal, Ferit Edgü, Yalçın Tosun çok sevdiğim yazarlardan.

Türk öykücülüğü oldukça gelişti. Çok iyi öykü yazarları var ve öykü okuru da giderek artmakta. Sana neden öykü diye sorsam?

Öyküleri romanlardan daha çok sevdim hep. Belki de ondan. Belki de anca bunu başarabildiğimden… Mesela ilkin şiir yazarak başladım yazmaya. Belki de taşmam gerekiyordu anca öyküye taşabildim. (şairler vuracak beni)

Ömür’e söz verdiğin gibi bir çocuk kitabı okuyacak mıyız senden?

Çok istiyorum. Üzerinde çalıştığım bir çocuk kitabı var. Ama içimdeki korku bitirmeme engel oluyor. Koca koca adamlar yazdıklarımı sevmesin sorun değil. Ama bir çocuğa onun sevmeyeceği, ondan bir şey öğrenemeyeceği bir kitap sunmak istemiyorum. İşin bir de pedagojik yanı var tabii. Yakın zamanda olmasa da umarım gelecekte bir kitap çıkarırım. Söz vermeyeyim…

Kitaba adını veren öykünün içinde bir şiir var. Başka şiirler var mı yazdığın? Bir gün Emrah Ateş’in şiir kitabını görür müyüz raflarda?

Dediğim gibi ben şiir yazarak başladım yazmaya. Yıllarca yazdım. Öyküden sonra azaldı, hatta uzun süredir hiç yazmıyorum diyebilirim ama içimde ukte kalan bir şiir dosyası bilgisayarın içinde duruyor öyle. Eşim mesela çok istiyor şiir kitabı çıkarmamı. Kendisine yazdığım şiirler sayesinde şu an beraberiz. Ama şiir bambaşka bir dünyanın aracı. O dünyanın içinde barınabilir miyim bilmiyorum. Eh bir de yayınlatma derdi var. Biliyorsun yayıncılık dünyasında şiir kitabı çıkarma süreci biraz sıkıntılı…

Radyo Televizyon Bölümü mezunusun. Geçen yıl Arel Radyo’da program yaptığını biliyorum. Radyoculuğundan söz edelim mi biraz da?

Radyoculuk mesleğim değil, hiçbir zaman olmadı. Bu bölümü de açıktan okudum. Ama açıktan okumamın sebebi ise ergenliğimde bir dönem hayalini çok kurduğum radyocu olma hayaliydi. Olamayacağım bari diploması olsun bir kenarda dedim. Sonra bir gün Arel Üniversitesinde okuyan arkadaşım Numan, beraber edebiyat programı yapmayı teklif etti. Numan ile bir yıl boyunca Homeros’tan Bize Kalan isimli bir radyo programı yaptık. Çok olmasa da bir dinleyici kitlemizde vardı. Çok güzel zamanlar geçirdim. Büyük keyif aldım. Her hafta edebiyat konuşmak zorunda olduğum için edebiyatla bağlantım da hiç kopmuyordu. Ders çalışır gibi çalışıyordum o hafta anlatacaklarıma. Ama Numan’ın okulu bitince program da bitti. Sonrasında yaptığımız programın kayıtlarını ulusal radyolara gönderdik ama dönen olmadı. Güzel bir anı olarak kaldı bir kenarda. Kim bilir belki bir gün bir şekilde yeniden orada bulunmak kısmet olur.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

23.12.2018

Devamı ...

Üzdüysek Affola

received_10153286732927170
Yıllar önce Bursa’da bir arkadaşımla görüşmüştüm. Yanında ilk yazdığım kitap olan Hayat Meyhanesi’ni getirmiş, hatıra niyetine bir imza istemişti. Bir başkasının bir kitabın altında neyi çizdiğini, hele ki benim cümlelerimden hangisini çizdiğini çok merak ederim. Dayanamadım, o lavaboya kalktığında karıştırdım sayfaları. Bir sayfa, en alt satırı öyle bir baskıyla çizilmişti ki mürekkebi arka sayfaya kadar akmıştı. Cümle şuydu:
 
“İnsanın babası nasıl ölür?”
 
Bunca şeyi yazmamızın amacı tabii ki insan ruhuna hitap etmek ama bazen kabuk bağlamış yaraları da kaldırıyoruz sanırım. Acılarını hatırlatıyoruz insana. Gelgelelim her şey hayatta yaşadığımıza işaretken, yaşamayanları da hatırlatıyoruz böylece. Ne bileyim bitmiş bir aşkın acısını, bir kayıbı, bir yoksunluğu..
 
Ne diyeyim, üzüyorsak, kızıyorsanız affola.

Emrah Ateş
21 11 2018

Devamı ...

Güzel Şeylerin Yokluğu’nda geçen 14 kitap önerisi:

cicek-bar-da-kitap-mezati-basliyor-393068-5

Güzel Şeylerin Yokluğu, en yakın arkadaşının sevgilisine aşık adamın, onlara nikah şahidi olmasıyla başlayıp, abisinden nefret eden bir gencin yine abisinin doğan çocuğunu taparcasına sevmesiyle bitiyor. Bu iki farklı ama aslında hiç de yabancısı olmadığımız hayatlar arsında birçok karaktere sahip kitap.

Toplamda 14 öykü var ve bu 14 öyküden ilki olan Şahit’te karakterimiz okunacak kitaplar listesinden bahsediyor. Arkadaşı kızı tavlayabilsin diye “okunacaklar listesi” yapıp arkadaşına veren karakterimizin işte önerdiği 14 kitap:

yazar notu: benim kıt aklım Hasan Ali’nin “ben bir gürgen dalıyım” kitabını “ben bir gürgen ağacıyım,” diye, Yaşar Kemal’in o nefis “ağrı dağı efsanesi’ni” “ağrı dağı destanı” olarak yazmış kitaba. Çünkü ben bu kitapları insalara sözlü bir şekilde de önerirken sürekli (niyeyse) destan ve ağaç kelimelerini kullandığım için, bakar kör olmuşum, görmemişim, affedin. Gelgelelim, kitap basım aşamasına girmeden önce okuyanlar da görmedi bunu. Ama ben kendimi bu hususta Hasan Ali Toptaş’ın şu söylemiyle savunmak isterim: Ufak yanılgılar, okuru dinç tutar!

1- Ferhan Şensoy- Düşbükü

2- Emile Ajar- Onca Yoksulluk Varken

3- Sadık Hidayet- Kör Baykuş

4- Tarık Dursun K- Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep

5- Füruzan- Sevda Dolu Bir Yaz

6- Bekir Yıldız- Kara Vago

7- Steinbeck- Fareler ve İnsanlar

8- Sait Faik- Mahalle Kahvesi

9- Orhan Kemal- Avare Yıllar

10- Hasan Ali Toptaş- Ben Bir Gürgen Dalıyım

11- Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi

12- Proust- Swanların Tarafı

13- Barış Bıçakçı- Sinek Isırıklarının Müellifi

14- Ferit Edgü- O

Emrah Ateş

16 11 2018

Devamı ...

“GÜZEL ŞEYLERİN YOKLUĞU” çıktı!

44894423_10156751924202229_8722305600026836992_n

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde. Yıllarca yanıbaşında yaşayan Selim’in, bu yüzü
güzelleştirmesine nasıl izin vermediğini, sunulan zenginlikleri
nasıl kör bir inatla geri ittiğini gördü. “Bir dostun varlığı
güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir
önemli olan” sözünü söyleyen Turgut’un fakir
suratını gördü”

Oğuz Atay-Tutunamayanlar

 

Ben yıllardır yazıyorum, bu ilk değil, son da olmayacak. Çocukken sınıftaki kızları etkilemek için maniler yazardım misalen. Sonra birbaşkasını etkilemek için yazdığım şeyler başkalarını değil yalnızca beni etkiledi. Etki büyüdü büyüdü büyüdü. Yazmak terapi, yalnızlıktan kurtulma biçimi oldu trajikomik hayatımda. “Ooo anlatsam roman olur” dedim ve anlattım hep. Yazdım yazdım yazdım. Bu benim hayatım diyecek şekilde yazmadım belki ama kendi hayatımdan, herkesin hayatından bir şeyler yazdım tüm kitaplarımda

Şu aşağıda elleri cebinde gördüğünüz çocuk var ya, daha Don Kişot’u yeni okumuştu o zamanlar. Fareler ve İnsanlar ile tanışmamıştı henüz. Seviyordu kitap okumayı ama gözü diğer çocukların sürdüğü eşyalardaydı. Para biriktirip kaykay almıştı. Aldı dediysem de hurdacıdan, ikinci el. Yine de onundu işte. Sonra attı babası bu salak kesin sürerken araba çarpar diye. O yüzden eli cebinde hep izledi insanları. Onları, onların olanı… Hayatımın özeti: “herkesin bir şeyi vardı benim yoktu”

O zamanlar aklımda yoktu kitap çıkarmak. Çocukken büyülü geliyor böyle şeyler insana. Öyle de gelmeli belki de. Şimdi benim gibi her önüne gelen kitap bastırabiliyor işte! Kalmadı büyüsü. Hasan Ali’nin de dediği gibi “bir kazadır oldu kusura bakmayın; yazmış bulundum” diye özür diledim okuyucudan son kitabımda

Gelgelelim, ilk kitabım çıktığında liseye giden bir okurum, hafta sonu fuara geldi üniversite öğrencisi olarak. Bir okur büyütmüşüm dedim; ne güzel… Böyle zamanlarda yeniden buluyor beni yazar olmanın, yazmanını büyüsü…

İnsanlar “yazdıklarını kim okuyacak” dediği zamanlarda blog yazarıydım daha. Bir mail düşmüştü mailime hep anlatırım, aşk acısı çeken bir yaşıtımın duygu yüklü mailiydi. Teşekkür ediyordu bana. Ne zaman yazmaya küsesim gelse bu örnekleri hatırlarım. Çünkü tepkiler değişmedi, “kaç para kazanıyorsun”a döndü sadece.

Hoş şimdi de entelektüel olmayan çevrem kitap çıkardım diye dalga geçmeye devam ediyor hala ama biliyorum, güzel şeylerin yokluğu her zaman var, bu da onlardan biri işte. Ben de zaten o insanları yazıyorum biraz, varsın olsunlar o zaman; iyi ki varlar hatta!

Karışık konuştum biraz ama inanın heyecanım büyük. Ben hep buradaydım belki ama yeniden aranıza dönmüş gibi  sevinçliyim. Çünkü bu kitap sesim oldu. Okurken benim sesimi duyacaksınız. Umarım okursunuz. Umarım seversiniz…

Not: Fuar programım aşağıdaki resimde, internet satış linki ise bir altta; tık tık 

https://www.dr.com.tr/Kitap/Guzel-Seylerin-Yoklugu/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001783818001

Devamı ...

İsmail Devrim’in oğlunu anlamak

Dnsb6mUWsAAmiYP

İsmail Devrim yakın zamanda intihar eden bir baba. Oğluna okul pantolonu alamadığı için oğlu okuldan atılıyor, baba ise durumu öğrenince bunu gururuna yediremeyip intihar ediyor. Yaşadığımız hayat bazen insanı içinden çıkılmaz hale getirebilir. Elbette tüm sorun yalnızca pantolon değildir, kişinin hayatına eğildiğimizde onlarca belki yüzlerce onu bu duruma iten sorunlarla karşılaşabiliriz. Ama ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum; Hassasiyetsizlikten…

Hassasiyet, o çocuğun okulun alınmamasını engellerdi. Kimse mevcut durum ne olursa olsun, gerçekten parası olduğu halde pantolonsuz bile geliyor olsa o çocuğun okuldan atılmasına sebep olamaz. Yetişme çağında bir çocuğun onurunu, gururunu ayaklar altına alıp onda derin yaralar açamaz. İlkokulu okul aile birliğinin yardımıyla geçiren biri olarak söylüyorum bunu. O günlerle ilgili hafızamda derin yaralarım var:

Yardım zamanlarında isim listelerindeki çocuklar çağrılırdı sınıfta. İsimlerin okunacağı günler okuldan kaçardım ya da adımı duymamazlıktan gelir çoğu zaman da ihtiyacım olduğu halde “ihtiyacım yok hocam” derdim utancımdan. 8. sınıfın son günü okul müdürü “aidatını ödemeyenler sınıfa girmesin” diye anons yapmıştı biz bahçede beklerken. Hepimiz karne alacağız diye çok heyecanlıydık ve takdir getirecektim eve her zamanki gibi. Ama okula girmemiştim, girememiştim. Okul döneminde defalarca aidat istenmişti ama ben babama aidatı istediler diyememiştim. Giremezdim bu konulara. Gecekonduda yaşayanlar bilir böyle bir evde yaşamanın erkek çocuklarına çöken fakir hüznünü. İsteyemezler öyle ana-babadan bir şey. Okulun son günü bu yüzden kimseyle vedalaşamadan çektim gittim. Aradan 14-15 yıl geçti ama ben o günleri unutmadım, unutamadım. Arkadaşlarımla vedalaşamamanın hüznünü hep hissettim üzerimde.

Şimdi İsmail Devrim’in oğlunun yerine koyuyorum da kendimi, bir pantolon yüzünden okula alınmayışının o kahredici acısını o kadar iyi hissediyorum ki.. Hassasiyet yaşamımız için çok önemli arkadaşlar, çok! O yüzden bilhassa öğretmenlere seslenmek istiyorum; öğrencilerinizi bir çiçeği büyütür gibi büyütün lütfen. Onlar kırılgan, çok kırılgan. Bazen siz yetişemiyorsunuz görmeye ama onlar bir süre sonra soluyor, öyle devam ediyor yaşamlarına. Sebebinin siz olduğunu bilmiyorsunuz bile. Belki de bu yüzdendir durmadan çocuklara yönelik okul çocuklarına yönelik yardımlar düzenliyorum ya da katılıyorum; o günlerin acısını çıkarır gibi…

 

Emrah Ateş

24.09.2018

Devamı ...

3. Hava limanı için isim önerisi: Emrullah Ali Yıldız

ali-yıldız-1933-yılında-tamamladığı-ilk-planörün-önünde

3. Havaalanının adının kesinlikle aynı kalması taraftarıyım. Eğer Yeşilköy’deki Atatürk olarak kullanmaya devam edilecek ise yeni hava limanına başka isim verebilirler. Ama madem ki yeni hava limanı aslında mevcuttakini başka bir yere taşıma projesi, o zaman ismi de taşınmalı.

Ha ille de değişecekse havacılık tarihimize büyük hizmetleri olan Vecihi Hürkuş ya da Emrullah Ali Yıldız olabilir. E. Ali Yıldız ismi size biraz yabancı gelebilir ama havacılık tarihinde önemli bir yeri vardır. Değerini bilmediğimiz mucitlerdendir o da.  kitabında tanışmıştım, size biraz ondan bahsedeyim

ilknot: vereceğim bilgiler Ay Hırsızı kitabından ve internette referans aldığım birkaç sitedendir:

 

Kendi Planörünü yapan adam!

1909 yılında Bursa’da dünyaya gelir. Vidin’li baba ve Kafkas bir annenin oğludur. E. Ali Yıldız 1926’da açılan ‘Yeşilköy Uçak Makinist Mektebi’ni (vecihi hürkuş’un öğrencisi olarak) bitirdikten sonra 1928 – 1931 yılları arasında askeri hava okulu hazırlama bölüğünde tayyare makinisti olarak, Eskişehir’de hava kuvvetleri emrinde görev yaptı. 1938’de kendi imkanıyla tasarladığı planörle 18 saat 35 dakika havada kalarak Türkiye rekoru kırdı. Yine aynı yıl, iki kişilik planör ile yanında muallim namzedi Sezai Göksu ile birlikte 14 saat 20 dakika havada kalarak, 13 saat 59 dakika olan dünya rekorunu kırmayı başardı. Otomatik paraşüt açma sistemi olan ”kap-3”ün de mucididir aynı zamanda. Bu icadından dolayı thk tarafından kendisine bir ‘ihtira beratı’ (başarı belgesi) verilmiştir fakat dönemdeki maddi imkansızlıklar ve seri üretime geçmede yaşadığı güçlükler nedeniyle bin dolar gibi komik bir rakama abd patent endüstrisine satılmıştır.

Ayrıca dik kalkış yapabilen helikopteri tasarlamış hatta patentini almış fakat gerekli desteği almadığı için hayata geçirememiştir. Daha sonra bu sistemin aynısını Amerika kullanmaya başlamış ve helikopterleri faaliyete geçirmiştir.

 

Selfie’yi bulan Türk!

Ayrıca ilk selfie’yi bulan kişidir. Emrullah Ali Yıldız, fotoğraf çektirmek isteyen müşterilerinin (kendi fotoğraf stüdyosu vardır) bir kabine girmesini ve karşısındaki aynaya bakarak isteği pozu kendisinin vermesini ister. Müşteri istediği pozu yakaladığı zaman kordonun ucundaki düğmeye basması yeterlidir. Böylece müşteri kendi fotoğrafının çekecektir. Yıldız bu icadına “Gör-çek” adını vermiştir. Ve bu sistem yıllar sonra polaroid firması tarafından kullanılmış günümüze ise selfie adıyla ulaşmıştır.

Büyük Hayallere Veda!

Toplamda 10.000 saat uçak, 2.700 saat planör uçuşu, 15 paraşüt atlayışı bulunan Emrullah Ali Yıldız,1947 yılında bir paraşüt atlayışında sakatlanır ve paraşütçülükten ayrılarak sadece uçuşa ağırlık verir. Sakatlığının da etkisiyle yararlı olamayacağı düşüncesi ile 10 Mayıs 1948 tarihinde THK Uçak Fabrikası Müdürlüğüne bir dilekçe vererek aktif havacılık yaşamını sonlandırır.

Sizce yeni hava limanı ismini hak etmiyor mu?

 

Emrah Ateş

12.09.2018

Devamı ...

Depremi Bekleyen Müteahhitler

marmara-depremi-nin-15-754×387

Ben çocukken ablamlar Tuzla’da oturuyordu. Askeriyenin hemen arkasındaki bir sitede eniştem kapıcılık yapardı ablam da evlere temizliğe giderdi. Çocuk çağımda, çılgın matematik zekam yüzünden eniştem gibi kapıcı olmayı çok istedim. Hesapladım, on numara meslekti. Eniştem bisikleti ile verilen siparişleri almaya gidiyordu. Bisiklet olayı cepte! Ben daha bisiklet bile sürmeyi bilmiyorum gerçi o zamanlar. Hatta o yaz öğrenmiştim.

Sonra, kira vermiyor; elektrik, su, kömür beleş. Sıfır masraf üstüne bir de maaş alıyorlar. Ulan diyorum “temiz iş, bakkala çakkala git her ay çil çil altın biriktirirsin.” Ablamda öyle yapıyordu o dönem.

Eniştem de biraz çocuk ruhlu olduğu için atarisi vardı evde. Tuzla’ya gitmeyi sevmemin tek sebebi buydu. Tüm gün atari oynuyorum evde. Arada eniştem geliyor, maç kapışıyoruz. Bana göre dünyanın en zengin eniştesine sahiptim o zamanlar. Atari var, bisiklet var, lunapark yakın, buzdolabından krem peynir eksik olmaz. Yani bir insanın kendini zengin hissetmesi için gerekli olan her şey var. Hah bir de muhabbet kuşları var adı Çiko. Zaten adı Çiko olmayan muhabbet kuşu da görmedim bu zamana kadar.

Devamı ...

Sabahattin Ali’nin Atatürk’e yazdığı mektup

sabahattin-ali-nin-olumsuz-eserlerinden-birbirinden-guzel-7-alinti_780x390

Sabahattin Ali 1932 yılında, öğretmenlik yaptığı Konya’daki ortaokulda “Hey anavatandan ayrılmayanlar / Bulanık dereler durulmuş mudur?” mısraları ile başlayan ve Mustafa Kemal Atatürk’e, İsmet İnönü’ye ve bazı devlet adamlarına hakaretler eden bir şiir yazdığı iddiasıyla tutuklandı ve 12 ay hapse mahkum edildi. Büyük bir kesim bunun aslında uydurma bir iftira olduğunu beyan etmiş olsa da kafalarda her zaman için bir soru işareti vardı. “İnsanın kalbi varsa solcu olmaktan başka şansı yoktur” diyecek kadar solcu bir insanın, ülkeyi büyük bir kaostan kurtaran bir komutan için, hele ki dönemin şartlarını göze alırsak böyle bir düşüncesi varsa bile dile dökecek kadar aptal olmadığını düşündüm hep.  Gelgelelim geçenlerde arşivden yeni bir belge çıkmış. Bu belge, Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevinde iken Atatürk’e yazdığı mektup. Ve o mektupta Atatürk’e, kendisine iftira atıldığını söylüyor. Mektubun tam metni ve görseli şu şekilde:

….

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine,
Zât-ı âlinizi îmâen ve telmihen tahkiri mutazammın (imâ ve kastederek hakaret eden) bir şiiri yazmış ve okumuş olmak cürmü ile bir sene hapse mahkûm edildim. Mahkeme zabıtlarının sathî bir tedkiki bile bu kararın nasıl bir zihniyetin tesiri altında verildiğini isbat edebilir. Fakat, Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilmiş olması, hükmün isabetsizliğine dair daha çok söz söylemekten beni alıkoymaktadır. Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsi intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir. Kablî (önfikirli) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete her zaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim. Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekaleti’nden sorulabilir. Herhalde bana inanacağınızı ümit ediyorum. Şimdilik kendi sözlerim ve teminatımdan başka müeyyidesi (yaptırımı) olmayan bu iddiam inanılacak kuvvette görülmediği takdirde yine size müracaat ediyor ve affımı rica ediyorum. Eninde sonunda hakkımı ispat edeceğimi bilmesem böyle bir ricada bulunmazdım. Beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim.

Ellerinizden öperim efendim. 14 Nisan 1933.
Konya Hapisanesi’nde mevkuf, Konya Muhtelit Ortamektep Almanca Muallimi Sabahattin Ali.

İşte o mektup...

kaynak: onedio.com
Devamı ...

Aslında Kişisel Olmayan 7 Kişisel Gelişim Kitabı Önerisi

Heqiqi-menada-inkisaf-davranis-deyisimi-de-getirir52977

Malesef ki her geçen gün kişisel gelişim adı altında çok saçma kitaplar basılıyor. Aslında isimlerini Kişisel Ölüşüm kitapları olarak değiştirmek gerek. Gelgelelim motivasyona ihtiyacımız olduğu için, ya da hayatımıza sihirli bir değnekmiş gibi etki edeceğini düşündüğümüz için bu kitaplar ne yazık ki bir işe yaramayabilir. Örneğin, kitapta diyor ki ” boş zamanlarınızda mesela sandalla bilmemne deresinde gezerken şarabınızı yudumlayın”. Bu mu yani enfes çözüm? Herkes boş zamanlarını daha kaliteli değerlendirirse mutlu olacağını biliyor zaten. Esas olay bunu hayatına uygulayamayanlar için pratikte bir şey sunmak.

İnsanın kendini geliştirebilmesi için önce kendini tanıyabilmesi gerektiği kanaatindeyim. Birisinin size ne yapacağınızı söylemesi kolay. Oysa hiç ummadığınız kitaplardan kendinizi geliştireceğiniz etkileyici noktalar yakaladığınızda iş başkalaşır.

Yıllar önce bir arkadaş ortamında konu kitaplardan açılmıştı. Ortamda tanımadığım kişilerde vardı tabii. O dönem de sürekli sahaf gezdiğimden cüzdanımda alınacak kitaplar listesi mutlaka olur, buldukça üzerini çizerdim(tekrar tekrar aynı kitapları almayayım diye) Sonrasında, yeni tanıştığım ve şimdi iyi dost olduğumuz arkadaşıma listeyi uzatmıştım. Listeyi okuduktan sonra bana sadece şunu demişti “ne iyi insansın”

Kendimi iyi hissetmiştim. Çünkü iyi kitap size bunu sağlar.!

Gelelim önerilere… Özellikle ilk 4 kitap, benim için konu her ne olursa olsun önerdiğim ve hayatımı çok başka zamanlarda etkilemiş, benim için çok önemli kitaplar.

 

Cervantes- Don Kişot: 

Başkoyduğun yolda yürümenin asaletini, zorluğunu ve hayalleri olmadan yaşayamamayı öğretir insana…

Tolstoy- İnsan Ne ile Yaşar

Aslında bütün kişisel gelişim kitaplarında aradığınız soru bu kitabın adıyla aynıdır. “İnsan Ne İle Yaşar?” Cevabı ise biraz kara mizah, biraz da yüzünüze vuracak çarpıcı gerçekler ile bu kitapta yer alıyor:

 

Fareler ve İnsanlar:

Alıntılayalım: “İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun…” Böyle bir cümle okuyabileceğiniz bir kişisel gelişim kitabı varsa önerin bana.

 

Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi:

Aşkı bilmeden kendini nasıl geliştireceksin? Yaşar Kemal’in tüm kitapları insanın kendisine ayna tutar. Ama bu destan başka, bambaşka benim için…

 

Mina Urgan- Bir Dinazor’un Anıları

Anılar, yani kişinin yaşantısındaki detaylar aslında en güzel kişisel gelişim tekniğidir. Zaten günümüzde birçok kişisel gelişim kitabındaki amaç da budur ama bunu gerçekleştirebilene henüz denk gelemedim. Oysa birçok yazar ise kendi günlüklerini yazarken farkında olmadan bunu yapar. Bunun en güzel örneklerinden biri ise Mina Urgan’ın anılarından oluşan kitaplardır.

Sunay Akın- Ay Hırsızı

En iyi yöntemlerden biri de gerçekte yaşanmış etkileyici hayat hikayeleridir. Yine genelleme yapacak olursak kişisel gelişim kitapları bize bunu sağlamaya çalışır. Ama hikayelerin çoğu sığ, gerçeklikten uzak ve yavandır. Oysa yaşayan tarih Sunay Akın bu konuda size en güzel bilgileri verir.

 

Orhan Veli- Bütün Şiirleri

ve son olarak da (daha sonra devam ederim) şöyle diyelim

Şiir okumayan insanın kendini geliştirmesi mümkün değildir!

 

Emrah Ateş

26 07 2018

Devamı ...

Tolstoy’un Bisikleti

Ekran Alıntısı

“Tolstoy bisikleti sürmeyi öğrendiğinde tam 67 yaşındaydı.

Bugün “Tolstoy’un Bisikleti” diye bir kavram vardır.

Ve “hiçbir şey için geç değildir” anlamına gelir…”

 

Hayata iz bırakacaksan böyle bırakacaksın arkadaş!

Devamı ...