close

Deneme

30undan sonra Karslı olmak

cof

Ben gezi bloggeri değilim. Gezip tanıtım yapmam, kimseden para aldığım yok, reklamla zaten işim olmaz. Ama Kars gezim sırasında attığım tivitler ve paylaşımlar yüzünden birçok kişi “şunları bir yerde toplasana abi ya” diye geri dönünce yazma gereği duydum. Sanırım böyle bir talep olmasındaki en büyük etken Karslı olduğum halde kendi memleketimi 30 yaşımdan sonra ilk kez görmüş olmam olabilir. O yüzden biraz da şansın yardımıyla benim için çok doyurucu bir yolculuk oldu.

Bu yazı –en azından bir yenisi gelene kadar- Kars’a kışın gidecekler için değil, yazın gidecekler için de değil.  Bu yazı tam ikisinin arasında, kimsenin gitmediği o sonbahar döneminde gidecekler için. E tabii ki içindeki şeyler her mevsim de işe yarayacaktır. O zaman başlayalım:

KARSA YOLCULUK

Öncelikle Kars’a gidiş gelişimizi uçakla gerçekleştirdik. Çok ufak bir havaalanı var ve şehre taksiyle 15 dakikalık bir mesafede. O yüzden şehrin içerisinde diyebiliriz. Zaten İstanbul gibi büyük bir şehirden geliyorsanız emin olun sizin için çok ufak bir yer olarak kalacaktır. Taksiyle şehir merkezi 30-40 tl arası tutuyor.

Benim de doğu ekspresi ile gitme hayalim var ama malum onu organize etmek biraz zor. Çünkü tren biletleri bir ay öncesinden satışa çıkıyor. Hem bileti alıp hem de ucuz uçak bileti kovalamanız çok zor. Ucuz uçak biletini aylar önce alırsanız da tren bileti bulamayınca bilet elinizde patlayabilir. Bu yüzden ya risk alın, ya para harcayın, ya da sadece uçakla gidip gelin. Ben artık memlekete gitme olayını daha fazla ertelememek ve şehri tecrübe edebilmek için ucuz uçak bileti fırsatını kaçırmadım ve gittim. İyi ki de gitmişim.

Ha bu arada, Kars’a uçakla gidip dönüşü trenle yaparsanız işiniz kolaylaşır. Dönüş biletlerini bulmakta zorluk olmadığından uçağınızı önceden de alabilirsiniz. Üstelik yol yorgunu olacağınız için trende de güzelce dinlenirsiniz. Zaten yerel halkın tavsiyesi de bu yönde. Lakin tren Kars’tan sabah erken saatte hareket ediyor. Planınızı ona göre yapın

ŞEHİR İÇİ ULAŞIM

Gülmediğine bakmayın, hep gülüyor ama denk gelmiş böyle 🙂

Kars çok gelişmiş bir şehir değil. Bu yüzden öyle kiralık araç firmalarıyla dolu değil. Ama tabii ki hava alanında ve şehir merkezinde araç kiralama firmaları var. Genellikle yerel halk kendi araçlarını kiralıyormuş. Biz, bir arkadaşımızın tavsiyesine uyarak taksi kiraladık. Taksici sizi tüm gün gezdirip, şehrin tarihini de anlatıyor. Rehberlik yapıyor yani. İlk kez gidecekler için gayet iyi bir avantaj. Özellikle kışın gidenler bence kesinlikle araç kiralamayıp böyle bir şey yapmalı, çünkü Kars’taki kar ve soğuğu düşününce açıkçası aracı kullanan ben olmak istemem.

Biz rehber taksici abimizden çok memnun kaldık. Numarasını bir arkadaştan almıştım. Tam bir Karslı’ydı. Zaten gezerken hiç yabancılık çekmedim çünkü herkes bizim akrabalara benziyor 🙂 İnsanların konuşma şekline ve davranış biçimine alışkın olduğum için evimdeymişim gibi hissetmek güzel bir duyguydu. Gelgelelim, Kars insana güzel bir güven duygusu veriyor. İnsanları cana yakın, tüm sokaklar zaten dönüp dolaşıp aynı yere çıktığı için insan kendini kaybolmuş gibi hissetmiyor. Ayrıca öyle zannedildiği gibi muhafazakar ve tutucu bir şehir de değil. Gittiğiniz her yerde Atatürk fotoğrafı ile karşılaşabilirsiniz.

Yine de herkes kısa kolla gezerken siz kafanızda bere ile dolaşıyorsanız dikkat çekiyorsunuz tabii. Öyle bir hava vardı ki, estiği anda üşüyüp, güneşi görünce pişiyorsunuz. O yüzden sonbaharda dört mevsimlik kıyafetle gitmekte yarar var. Mesela şöyle bir an yaşadığıma yemin edebilirim. Yolda yürüyoruz, binaların altındaki gölgeden geçerken montumu giyip, yolun karşısına güneş gören yere geçince gömlekle gezdim. Aradaki mesafe 5 metre!

Taksiciye dönelim. Bu iş biraz pahalı denebilir. Yani karar sizin. Biz turizm mevsiminde değilken 450 lira para verdik. Ama bunun içinde hava alanına gidiş geliş transfer, tüm gün rehberli gezi vardı ve gün gerçekten dolu doluydu. Çıldır-Ani ve Boğatepe’yi gezdik. Toplam tutarı araçtaki kişi sayısına bölünce insana fazla gelmiyor ama ağızdan bir kerede 500 lafı falan çıkınca biraz korkutuyor tabii. Ne olur ne olmaz siz gitmeden önce arayıp fiyat alın. Pazarlığa açıklar. Bizim taksicimiz İsmet Abi ile gitmenizi tavsiye ederiz. Çok iyi bir adam. Selamımı söyleyin, indirim yapar. Numarası: 0536 835 28 41

NE YİYECÜÜÜZ

Dedim ya Karslı olduğum için yemek konusunda zaten beni şaşırtan bir durum olmadı. Ama şunu söylemeliyim ki PAHALI. Bir kaz buduna 50 lira vermek hoş değil. Biz kışları bütün kazı 150 liraya falan alıyoruz. Ama burada tabii Kaz etinden bahsediyoruz ve onun esas vatanı Kars. Bu yüzden insan haliyle bari bir kere de olsa deneyeyim diyor.

Kaz’ı internet tavsiyelerine uyarak Kaz Evinde yedik. Tadı güzeldi evet ama bizim evdekiler bence daha güzel yapıyor. Bize gelin 🙂 Şaka bir yana siz iyisi mi taksicinize bir danışın. Çünkü son gün dönerken duyduğumuza göre bazı evlerde insanlar kendileri yapıp sizi davet ediyor ve orada yiyip daha az bir ücret ödüyormuşsunuz.

Bunların dışında piti, hangel, evelik aşı, ayran aşı ve diğer ev yemeği türevlerini Hanımeli lokantasında yedik. Herkes de orayı önermişti. Fena değil, gidilir. Zaten oraların yerlisini tanımıyorsanız gideceğiniz alanlar böyle internette bulduğunuz yerlerle sınırlı maalesef.

Bu arada eskaza Kosof Cağ Kebabı Restaurantına gittik ve hayatımda yediğim en güzel cağ kebabını yedim. Hah bir de döner için yine merkezdeki Tadım Dönercisini kesinlikle öneririm. Özellikle öğle saatlerinde, et yeniyken…

Bu arada Kars’ta yediğiniz etler biraz sert gelebilir size. Malum oranın hayvanı geniş arazide büyüdüğü için kaslı olur.

Çıldır gölünde sarı balık yemenizi tavsiye edecekler. Balık müptezeli olmadığımdan ben çok beğenmedim. Kızartma balığı sevmem, fazla yağlı geldi. Adam başı 40 lira da para verdiğimizi belirtmek isterim.  Ama kışın da denemek lazım. Lezzetler ve mevsimler arasındaki bağlantıya hep inanmışımdır çünkü.

Bu arada çıldır gölü çok ama çok güzel!

Çıldır’da kıyıdan araçla geçebileceğiniz ufak bir ada var. O adada festivaller düzenleniyor. Denk gelirseniz güzel olur. Hoş, denk gelmezseniz de yine gidin, ufak bir tepecik var üzerine çıkın ve fotoğraf çekilin.
Kazlar yüzerken…

SONBAHARDA KARS

Peki sonbaharda nasıldı Kars?

Arkadaşlar, her yeri bina olan bir şehirden, hiç yüksek binası olmayan ve alabildiğince bomboş olan bir şehre gittim. Göz alabildiğince –mevsiminden dolayı sarı- arazi gördüm. O arazinin yazın rengarenk ve kışın bembayaz olduğunu düşündüm. İnanın, çok ama çok güzel bir mola oluyor insan için. Yollarda giderken aniden önünüzü kesen kaz grupları yüzünüzde güller açtırırken, boş arazilerde otlayan hayvanlara hayretle bakıp, çıldır gölünün 50 km uzunluğunda oluşuna şaşırarak geçecek zamanınız.

Hah, eleştirmeden edemeyeceğim, Kars merkezi bakıma muhtaç. Sağ olsun eski belediye 450 trilyon borçla devrettiği için yeni başkan Ayhan beyin oraları toparlamak için zamana ihtiyacı var. Ama umarım o atıl duran tarihi rus evlerini bir bakıma alır, hatta müzeye çevirir. Özellikle Kars kalesi kesinlikle elden geçmeli ve tepeye güzel bir tesis inşa edilmeli. Çünkü şahane bir manzarası var.

Gezeceğiniz yerleri detaylı olarak yazmayacağım, çünkü bu benim işim değil. Ben şahsen ahan da şu alttaki sitede bulunan rotayı takip ettim. Zaten şehir merkezindeki gezilecek noktalar için 1 gün fazlasıyla yetiyor da artıyor bile. Üstelik hepsi birbirine yürüme mesafesi.  Sadece Çıldır, Sarıkamış, Ani ve çevre köyler vb yerlere gitmek için araca ihtiyacınız olacak

İlgili rota link: https://www.bizevdeyokuz.com/kars-gezilecek-yerler

ANİ ŞEHRİ

Ani’ye giderken bir yandan Ermenistan’daki en yüksek dağı görüyor olacaksanız. Şansınız varsa Ağrı Dağı’nı da görebilirsiniz. Hava açık olduğunda net bir şekilde görülüyor. Sürekli görülmediği için de oranın halkı “yeni gelin” diyor oraya. Ayrıca isterseniz 2,5 saatlik bir yolculukla Ağrı, İshakpaşa Sarayını da görmeye gidebilirsiniz. Size kalmış….

Ani, Ermeni Hristiyanların, Hristiyanlığı ilk kabul ettiği yer. Aynı zamanda İpekyolu ticaretinin de göbeği. Ani’den aşağıya, Ermenistan’la bizim aramızdaki nehire baktığınızda yıkılan ipekyolu köprülerine kadar görebilirsiniz.

Ben şahsen aniyi bir iki kümbetten ibaret sanıyordum ama direkt girişinde koca bir sur ile karşılaşıyorsunuz. Sur’dan sonrası ise tam bir tarih. Lakin -bu kısmı küfretmeden edemeyeceğim- bazı orospu çocukları oradaki tarihi eserlere hep yazılar yazmış. Bence bu konuda artık ciddi cezalar ve güvenlik tedbirleri uygulanmalı.

aşağıda baktığım köprü önceleri ipekyolu ticareti için kullanılırmış.
Nehirin arkası Ermenistan. Askeri kuleleri görebilirsiniz bakınca.
En beğendiğim yapı, fakat dışına hep yazılar yazmışlar.
hala restorasyonu yapılan yapılar mevcut
Alabildiğince açıklık var heryerde…
Surları görünce ilkin gördüğünüz manzara insanı şaşırtabilir.
Ani’nin girişi bu surların içinde. Giriş 10 Tl ya da müzekart ile ücretsiz.

BOĞATEPE KÖYÜ VE DÜNYANIN EN İYİ PEYNİRLERİ

Genelde Kars’a gelen turistleri ilk getirdikleri yer Boğatepe Köyü.  Çünkü Gravyer peynirinin en iyisinin üretildiği yer burası. Yıllar önce Malakan Rusları bu bölgeye sürüldüğünde aileden peynirci olan abimiz farketmiş ki burası hem rakım nedeniyle hem de yetişen ot çeşitliliği nedeniyle gravyer peynirinin yapılacağı en güzel yer. Biz de hala bu mesleği sürdüren Koçulu çiftliğine giderek tadına baktık ve gerçekten harikaydı. Hemen siparişlerimizi verdik. İstanbul’da da bu lezzeti almak isterseniz İpek Hanım’ın Çiftliği isimli organik gıda satış dükkanından sipariş edebilirsiniz.

Köyün içinde ufak da bir peynir müzesi var. Müze deyince gözünüze çok ihtişamlı bir şey gelmesin bu arada. Çok ufak bir alan. Peynir üretimi için ilkin kullanılın araç gereçleri koymuşlar. Bir de bilgilendirme yazıları var…

cof

Boğatepe’de çok güzel bir kahvaltı kültürü geliştirilmiş. Bunu hiçbir yerde okumadığım için şaşırtıcı bir deneyim yaşadık. Taksicimiz bizi kahvaltıya Boğatepe’ye götüreceğini söylediğinde bir kahvaltı dükkanına gideceğimizi sandık. Ama meğerse oradaki evlere konuk oluyormuşsunuz. Böylelikle halk para kazanırken rutin hayatlarına da bir renk geliyor. Hem siz de gerçek bir Karslı’nın evine misafir olmuş oluyorsunuz. Bizim şansımıza Koçulu çiftliğinin sahibinin ablasının evine gittik. Gerçekten şahane insanlardı. Özellikle teyzenin ikram ettiği kaymağın tadını unutamayacağım.

Başka merak ettiğiniz ve sormak istediğiniz bir şey var iste ister sosyal medya hesaplarımdan isterseniz de buradan sorabilirsiniz.

görüşmek üzere…

Emrah Ateş
instagram: @hikayeadami
twitter @hikayeadami
mail: emrh.atess@gmail.com

Devamı ...

Radyo Programı Notları 6- Ahmet Erhan

fft1_mf7077

Ahmet Erhan 8 Şubat 1958’de Ankara’da doğdu

Gerçek adı Erhan Bozkurt’tur. Babası ise Ahmet İzzet Bozkurt. Çocuk yaşta babasını kaybeden şair, babasının adını kendi adının önüne koyarak mahlası haline getirmiş ve şiirlerini Ahmet Erhan olarak yaratmıştır

Çocukluğu babasının memuriyeti nedeniyle Mersin-Adana arasında geçti

Adana’da yaşadığı dönemlerde, Adana Demirspor’da Fatih Terim ile top koşturdu ama bir sakatlık sonucu futbolu bıraktı.

1976 yılında henüz 17 yaşındayken Militan dergisinde şiirleri yayınlanmaya başladı

Yine 1976 yılında babası öldüğünde alkole başladı. Alkol kalan hayatında büyük yer tuttu ve hep onunla anıldı. Sırf bu yüzden birçok yayınevi kendisine iş vermeyi reddetti

Akşam lisesinde okudu. Gündüzleri kantinde çalıştı

Gazi Üni. Eğitim Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirip çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı

Alacakaranlık şiir kitabıyla 1981 yılında Behçet Necatigil şiir ödülünü kazandı. Jüride Edip Cansever de vardı. “Sen bu yaşta bu kadar ölümü nereden öğrendin” diye sormuş Ahmet Erhan’a, eliyle sırtını sıvazlayarak. “Sizden” demiş Erhan…

78 kuşağının Ahmet Abisi olarak anıldı. Özellikle sol cenahı temsil eden şiirler yazdı. “Ölümü özledim anne” şiiri Ahmet Kaya tarafından “dardayım” şarkısında seslendirildi.

2 Temmuz 1993’de Madımak Oteli yangınında hayatını kaybeden Behçet Aysan, Sivas’a gitmeden önce Ahmet Erhan’ı arar ve otele onu da çağırır. Aynı zamanda yakın dostturlar. O sırada Datça’da olan Ahmet Erhan gitmeyi reddeder ve bir gün sahilde gezerken cep radyosundan Behçet Aysan’ın ve diğer şairlerin ölüm haberini duyar. Sonrasında kendinde bitmek bilmeyen bir tükenmişlik ve suçluluk duygusu başlayacaktır. Öyle ki eşi cenazesinde şair Caymaz’a şöyle der “Erhan o gün o yangından hiç kurtulamadı”

Babası 51 yaşında ölen şair bir röportajında “babamın öldüğü yaşı geçmek istiyorum” der ve 55 yaşındayken 4 Ağustos 2013’te şair Can Yücel gibi gırtlak kanserinden ölür.

BONUS

Öldüğünde mezar taşını Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal kendi elleriyle yaptı. Akdeniz’i çok seven yazar için sandal şeklinde mezar yapıp önüne “ülkesi Akdeniz” yazdı. Sandal ise, ölü ruhları diğer dünyaya taşıyan araç anlamında kullanılmaktadır.

Emrah Ateş
Homerostan Bize Kalan- 07 05 2019 tarihli radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 5- Can Yücel

can-yucel

Can Yücel 21 Ağustos 1926 yılında İstanbul’da doğdu

Eski Milli Eğitim Bakanı ve Köy Enstitüleri kurucularından olan Hasan Ali Yücel’in oğludur.

Can Yücel ikiz olarak doğmuş olup ikizi olan kardeşinin adı Canan’dır

Londra’da BBC Türkçe radyosunda spikerlik yaptı. Hatta Nazım Hikmet’in öldüğü gün BBC’deydi. O gece kahırdan içip içip uyuya kalmış programı yapamamıştır. Sonrasında BBC Stüdyo yetkilileri Can Yücel’in grev yaptığını düşünmüş. İşten çıkarmamışlar ama sonrasında anlaşmalı olarak Can Yücel istifasını sunmuş.

Askerliğini Kore’de yaptı

Dünyaca ünlü birçok yazarı çevirdi. En çok da Shakespeare’nin kitaplarını çevirdi. Shakespeare’nin tüm sonelerini çevirmeden ölmek istemiyordu

1989’da Datça’ya yerleşti, Leman ve Öküz dergilerinde yazmaya başladı

Antik Yunan Edebiyatını çok severdi, şiirlerinde sıkça rastlanır

Futbolcu olma hayali vardı ama hiçbir zaman gerçekleşmedi

İlk şiirini 10 yaşında yazdığında Peyami Safa’nın yönettiği Cumhuriyet çocuk ekinde yayınlandı

İlk kitabının kapağını Bedri Baykam yaptı

1956 yılında Güler Hanım ile evlendi, Yeni Hasan, Güzel ve Su adında üç çocuğu var

Siyasi çevirileri nedeniyle Adana cezaevinde yattı, aftan faydalanarak çıktı.

12 Ağustos 1999 yılında boğaz boşluğu kanseri (gırtlak) öldü; Datça’ya gömüldü. Heykeltraş Mehmet Aksoy tarafından mezartaşı yapıldı.

BONUS:

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2013- 2014 eğitim öğretim yılı için ortaöğretim 10. sınıflara dağıttığı “Dil ve Anlatım” kitabında “Her Şey Sende Gizli” adlı şiir Can Yücel imzasıyla yayınlandı. Can Yücel’in kızı Su Yücel’in verdiği bilgiye göre Can Yücel böyle bir şiiri hiç yazmadı…

Emrah Ateş

30.04.2019 tarihli Homerostan Bize Kalan radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 4- Sadık Hidayet

sadik-hidayet-600×400

Sadık Hidayet 17 Şubat 1903’te İran’da dünyaya geldi.

“DOĞUNUN KAFKASI” ya da “İRAN’IN N KAFKASI” olarak bilinir

İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır

Kendisini anlatırken basit bir insan olarak tanımlar:

“Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de.”

Yaşamak için büyük gereksinimler değil basit ihtiyaçlar olduğunu savunur; “ticaret bil, para alışverişinden anla, borç isteyecek kadar yüzsüz ol.”

“Dünyada iki türlü insan vardır; çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol! Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkar, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dans etmek yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım.”

Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi sever. Ressamlıkla da uğraşmıştır.

Ailenin tek çocuğudur. Bu yüzden hep ilgi odağı olarak büyümüştür.

Soylu ve varlıklı bir aileden gelmesine karşın yine de 5 -6 yaşlarındayken içine kapanık birine dönüşür

İran’da kitapları yasaklıdır. Bu yüzden Kör Baykuş’u ilkin Hindistan’da 50 nüsha olarak yayınlar. Üzerinde “İran’da basılması ve yayılması yasaktır” yazan bir mühür bulunur.

Bizde tüm eserleri YKY tarafından yayınlanmaktadır.

Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı Kör Baykuş’tur ve Türkçe’ye Behçet Necatigil çevirmiştir.

Matematik ve benzeri şeyleri sevmezdi. Yazmak isterdi hep. Bu yüzden mühendislikten cayar Paris’e geçer orada yalnızca sanatla ilgilenir.

İlk kitabı Rubaiyyât-ı Hâkim Ömer Hayyâm’ı (“Filozof Ömer Hayyam’ın Rubaileri”) yirmi yaşındayken yayınlar

25 yaşındayken Paris’te Marne Nehri’ne atlayarak intihara kalkışır. Son anda kurtarılır.

İntiharı ise bir ifade biçimi olarak görür:

“Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntiharda bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum”

Tüm bunlara rağmen ağabeyine yazdığı mektupta “bir hata işlediğini ama akıllandığını” yazar.

Çok sevdiği ve dönemin başbakanı olan eniştesi yobazlar tarafından öldürülür. Bu olay onu derinden sarsar.

Yaşadığı son dönemlerde Kafka çevirileriyle uğraşır. Kendisi yazamamaktan çok şikayetçidir.

Paris’te günlerce doğalgazı olan bir daire arar. Bir sabah traş olur, takım elbise giyer, cebine kalan parasını koyar, müsveddelerini yakar ve doğalgazı açarak aynı Sylvia Plath gibi intihar eder.

Sadık Hidayet’in ölümünü şöyle anlatmış 25 yıllık dostu Bozorg Alevi:

“Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı,
Championnet Caddesi’nde buldu aradığını;
9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı 
ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı.
Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu.
Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı.
Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.

Öldüğünde Kafka’nın yazıları yanında bulunmuştur.

Kabri, Yılmaz Güney’in de yattığı Père Lachaise Mezarlığı’ndadır

Bonus

Vejeteryandır. 1927’de, İnsan ve Hayvan’ın genişletilmiş şekli olan Fevâid-i giyahhârî (Vejetaryenliğin Yararları) yayımlanır. Hidayet, Hazret-i Ali’nin “Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın” sözüyle başladığı bu kitapta vejetaryenliği bütün boyutlarıyla ve nerdeyse bir dünya görüşü düzeyinde incelemektedir.

Bonus 2

Sadık Hidayet’ten Türkçeye yapılan ilk çeviri, bilindiği kadarıyla, Varlık dergisinin 1 Aralık 1957 tarihli 467. sayısında çevirmen adı belirtilmeden bir sunuş notuyla yayımlanan” Üç Damla Kan” öyküsü oldu.

Emrah Ateş

16 04 2019 tarihinde yayınlanan Homeros’tan Bize Kalan radyo programına ilişkin notlardır.

Devamı ...

Radyo Programı Notları -3 Sabahattin Ali ve Didem Madak ile ilgili bilgiler

sasssasa

SABAHATTİN ALİ

25 Şubat 1907’de ( aynı zamanda Fenerbahçe SK Kuruluş tarihidir) Bulgaristan’da doğdu

Sabahattin adını, babasının Prens Sabahattin ile olan dostluğundan aldı

Huzursuz bir ailede büyüdüğü söylenir. Öyle ki kaldığı yatılı olkulda ders çalışmak yerini kendini sanatsal faaliyetlere verdiği için ailesine geri gönderilmekle tehtid edilmiş, bunun üzerine intihar edeceğini beyan etmiş. Okul müdürü intihar etmesinden korktuğu için kendisini İstabul’da başka bir yatılı okula sevk etmiş.

Lisede edebiyat hocası Ali Nacip onun şiir ve yazılarının dergilerde yayınlanmasını sağlamış.

Ailesindeki huzursuzluğu bir yana, babasının ölümü onda derin iz bırakmış. “Babam için” şiirini yazmış

Öğretmenlik yıllarında çok borcu olduğu için Atatürk’ün öğretmenler yabancı dil öğrensin diye oluşturduğu projeyle Almanya’ya gitmiş Almanya’da Frolayn Puder isimli birine aşık oluyor ki bu kadar aslında Kürk Mantolu Madonna’daki “ Maia Puder” olarak girer hayatımıza

İkinci aşkı ise Melahat Muhtar’dır. Çocuklar gibi şiirini ona yazmıştır.

Orhan Veli’nin ölmeden önceki sevgilisi Nahit hanıma o da aşıktır ama karşılık bulmaz.

Hayatını düzene sokmak için evlenmek ister. O dönem konuştuğu Ayşe hanıma evlenme teklifinde bulunur ama red cevabı alır. Hemen peşine Aliye hanıma teklif eder, Aliye hanım kabul eder. S. Ali bu durumu gazete ilanıyla eski sevgilisine duyurur.

Sabahattin Ali’nin Aliye hanımdan Filiz adında bir kızı olur

Karısına ve kızına çok düşkündür. İyi bir aile babasıdır. “Canım Aliye Ruhum Filiz” isimli YKY tarafından basılan kitapta ise S. Ali’nin Aliye ve kızı Filiz için yazdığı mektuplar basılmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

Atatürk ve İnönü’ye hakaret içerdiği iddia edilen “hey memleketinden ayrılmayanlar şiiri” yüzünden bir yıl hapis yatar; öğretmenliğinden olur. Cezaevindeyken Atatürk’e suçsuz olduğunu ve yanlış anlaşıldığını içeren bir mektup yazar, af diler. Ama kabul görmez. Bir yıl aftan faydalanıp beraat eder ve o dönem Atatürk’ü ne kadar sevdiğini anlatan bir şiir yazar.

Atatürk’e yazdığı mektup

Öğretmenliğini geri alır

1946’da Aziz Nesin ile Marko Paşa dergisini kurar. Bu dergideki yazılar nedeniyle ara sıra içeri girer çıkar.

Marko Paşa kısıtlı imkanlarla çıkan bir dergidir. Mektuplarında dergiyi alacağını söyleyen bayiilerin son dakikada vazgeçtiğini, Ali ve Nesin’in 6000 adet dergiyi tek tek dolaşarak sattığını yazar.

Yine Marko Paşa’da yayınlanan bir yazısı yüzünden 3 ay yattıktan sonra Bulgaristan’a gitmek ister. Yurtdışı yasağı olduğu için kaçak yollardan gitmeye çalışır. Kendine klavuz tutar. Ali Ertekin isimli bu klavuz Bulgaristan sınırına giden yolda ormanlık bir alanda Sabahattin Ali’nin kafasına sert bir cisimle vurarak 2 NİSAN 1948 DE 41 YAŞINDA İKEN onu öldürür. Mahkemede ise Sabahattin Ali’yi bölücü olmakla suçlar, Bulgar ajanı olduğunu söyler ve kendisini de vatan sevdalısı olmakla savunur

BONUS

Sabah yıldızı belgeselinde anlatılana göre, Ali Ertekin, Sabahattin Ali’nin kafasına cisimle vurduktan sonra onu karakola götürür. Karakol’da bölücü olmakla suçlanan S. Ali, polisler tarafından işkence görür ve ölür. Sonrasında Ali Ertekin cesedi ormanlık bir alanda yok eder. Suçu üstlenir. Sabahattin Ali’nin bu sebeple mezarı yoktur. Kırklareli’nde anıtı vardır

BONUS 2

2018 yılı itibariyle yazarın ölümünden 70 yıl geçtiği için kitaplarının telifi düştü ve artık isteyen herkes Sabahattin Ali basabilir.

DİDEM MADAK

8 Nisan 19670’de İzmir’de doğdu

Ömrü iki Füsun arasında geçti, annesi ve kızı Füsun…

Işıl isimli kendinden 6 yaş küçük kardeşi vardır

Annesi 38 yaşında ölürken, Didem henüz 12 yaşındaydı

Annesinin acısını içine sindiremez. Bu yüzden şiirlerinde hep anne acısı ön planladır.

Annesi Füsun da şiir hayranıdır. Annesinin varlık dergisi koleksiyonunun ve şiir günlüklerini teyzesi Didem Madak’a verir. Böylelikle şiire daha çok bağlanır

Dokuz eylülde hukuk okur ama birinci sınıfta okulu bırakarak evlenir. Evliliği uzun sürmez, boşanır.

Maddi durumu kötü olduğu için İzmir’de bir bodrum katında yaşar. En güzel eserlerini burada yazar.

Kendi tabiriyle “Kadınlığından arınmak için” tesettüre girer. Yazdığı şiirleri kardeşi gizlice İnkilap Şiir Ödülleri yarışmasına gönderir. Birinci olduğunu öğrenen Madak, ödülü almaya giderken tesettürünü bırakır ve bir daha kapanmaz.

Didem ve Eşi Timur Çelik

2005’te ikinci kocası Timur ile tanışır.

Füsun isimli bir kız çocuğu dünyaya getirir. O gün şairliği bırakır.

21 Temmuz 2011’de, kızı henüz 3 yaşında iken Didem Madak 41 yaşında, (Sabahattin Ali ile aynı yaşta) kolon kanserinden ölür

BONUS

Madak’ın 2009 yılında Şükran Yücel’e gönderdiği e-postanın ekindeki metin aynen şöyledir:

“Canım Kızım

Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!

Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”

Bonus 2

Eşi ile birlikte çektiği bir kısa film bulunmaktadır. Meraklısı için:


https://www.youtube.com/watch?v=AdtcoUl5ch4

Bonus 3


Kızı Füsun son hali:

Emrah Ateş- 09 04 2019 tarihli 3. Homeros’tan Bize Kalan yayınına ait notlardır.

Devamı ...

Radyo Programı Notları 2- Nilgün Marmara ve Sylvia Plath

nilgun-marmara-sylvia-plath

Bu bölümde ikinci radyo programında bahsettiğimiz Nilgün Marmara ve SYLVİA Plath’e ilişkin bazı notlar ve görseller paylaşacağımız. Daha çok soru ve bilgi için benimle iletişime geçebilirsiniz.

Nilgün Marmara

Nilgün Marmara 13 Şubat 1958’de doğdu. 

Ece Ayhan onun için dünyaya yaralı şair” dermiş

Ortaokul ve liseyi Kadıköy’de okuyan şair Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne gitti. Slyvia Path’in intiharını tez konusu olarak yazdı. O zamanlar sonunun ona benzeyeceğini bilmiyordu tabii ama belki de düşünüyordu. Belki de onu ilk kez bu araştırma tetikledi. Kim bilir…

Hastaydı, kendisinde Manik Depresif teşhisi konulmuştu.

1982 yılında Kağan Önal’la evlenip hayatına Kızıltoprak’ta devam etti.

Nilgün Marmara ve Kağan Önal

Kızıltoprak artık dönemin ünlü şairlerinin uğrak noktası olmuştu. Başta Ece Ayhan olmak üzere Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi şairlerle bu evde görüşürdü.

Nilgün, Ece Ayhan, Haydar Ergülen

Cemal Süreya ise Amerikalı yazar Fitzgerald’ın karısına çok benzediği için Zelda dermiş ona. Çılgın Zelda!

zelda fitzgerald

13 Ekim 1987’de henüz 29 yaşındayken arkadaşlarıyla güzel zamanlar geçirdiği bu evin 5. Katından atlayarak intihar etti.

İntihar notunda “şiirlerimi daktiloya basabilirsiniz” yazıyordu

Ölmeden kısa süre önce kocasına verdiği metin ve şiirler, ölümünün ardından “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ve “Metinler” olarak iki ayrı kitap halinde yayımlandı.

BONUS:

Lale Müldür, Nilgün Marmara’nın ölümünden yıllar sonra ortaya bir iddia atar. Nilgün Marmara intihar etmemiş, aşağıya atılmıştır. Hem de kayınperedi tarafından. Nilgün Marmara’nın eşi ise bunu reddeder, eşinin babasıyla arasının çok iyi olduğunu söyler.

Sylvia Plath

Sylvia Plath

Sylvia Plath  27 Ekim  1932’de Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak ABD Massachusetts’te doğdu

Babasını çocuk yaşında kaybetti. Bu acıdan hiç sıyrılamadı. Sekiz yaşında ilk şiirini babasına yazdı

Onun da Nilgün Marmara gibi “manik depresif atak bozukluğu” vardı. Lisede ilk intihar denemesini gerçekleştirdi.

Tüm bu depresyonlara karşın çok başarılı bir öğrenciydi. Cambridge Üniversitesini burslu okudu.

Sylvia Plathin ismi Virginia WoolfSimone de BeauvoirMarguerite Duras gibi isimlerle beraber 20. yüzyılınen büyük kadın edebiyatçıları arasında geçer. Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden biri olan Plath,“Sırça Fanus” isimli eseriyle bilinir

Kendi gibi yazar olan Ted Hugles’le evlendi

Slyvia & Ted

Bu evlilikten İki çocuğu olmuştur, bir erkek bir kız.. Frieda ve Nicholas’


Frieda ve Nicholas çocukken…

Evlenince yazarlığının azaldığını düşündü için ve de aşırı kıskanç olduğundan evliliğini bitirdi

11 Şubat 1963’te sabah uyandı, çocuklarının kahvaltısını verdi, odalarının kapı deliğine kapı altına bez sıkıştırdı, mutfağa gitti ve gazı açıp intihar etti. Henüz 30 yaşındaydı.

Sylvia’nın oğlu da yıllar sonra annesinin kaderini yaşar, kendini asarak intihar eder.

BONUS

Slyvia’nın intiharından sonra çocuklar babasına geçer. Ted’in yeni karısı o sırada hamiledir. Ama iki çocuğa daha bakmak zorunda kalacağı için çocuğunu aldırır. Yıllar sonra ise kızını da yanına alarak o da Sylvia gibi gazı açarak intihar eder; kızıyla birlikte ölür.

Emrah Ateş- 02 04 2019 Radyo programı notu

Devamı ...

RADYO PROGRAMI NOTLARI 1- ORHAN VELİ

orhan-veli-2

Her Salı, nefesimiz ve imkanımız yettiğince Radyo Altınbaş stüdyolarında Homeros’tan Bize Kalan isimli bir radyo programı yapmaya çalışacağımızdan bahsetmiştim. İstedim ki orada bahsettiklerimi burada da kısa kısa yazayım. Böylelikle hem programı dinleyip oradaki bilgileri hatırlamak isteyenlere, hem de mevzusu geçen yazarla ilgili internette bilgi bulmaya çalışanlara bir katkım olsun.

….

HAYATI

Orhan Veli, 13 Nisan 1914 yılında İstanbul, Beykoz’da doğdu.

Babası, Cumhuriyetin ilanından sonra CB senfoni orkestrasında şef oldu. Aynı zamanda klaryenist, müzisyen bir kişilik. Adı Mehmet Veli Kanık

3 kardeşler. Adnan ve Füruzan. Aslında Orhan Veli’nin bir kardeşi daha var, adı Ayşe. Ama 1 yaşındayken ölüyor…

Orhan Veli liseyi Ankara’da okuyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oluyor. Ne büyük şans di mi…

Şairimiz, diğer şairler Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile lisede tanışıyor.  Hatta Melih Cevdet ile direkt tanışan kendisi. Melih Cevdet tiyatro tutkunu birisi aynı Orhan Veli gibi. Bunu öğrenen Veli, gidip “burada tiyatro seven birileri varmış” diyerek arkadaş oluyor.

İlk dergisini lisede çıkarıyor. Adı, “Sesimiz”

Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölümüne kayıt yaptırıyor.  Sonrasında üniversiteyi bırakıp Ankara’ya dönüyor. PTT’de memur oluyor. Bir süre sonra işten ayrılıyor. Onu hep bu güzel havalar mahvediyor…

1937’de Varlık dergisinde şiirleri yayımlanmaya başlıyor.

Hasan Ali Yücel’in kurduğu tercüme bürosunda çalışmaya başlıyor. Hasan Ali Yücel görevden ayrılıp yerine başka bir müdür getirildikten sonra Orhan Veli yeni müdürün odasına girerek önünde bir şişe şarap kırıp istifa ediyor

1941 yılında Garip Akımını başlatıyorlar. Üstelik şiirden uyak’ı kaldırma konusunu ilkin Oktay Rıfat açıyor. Bu türde bir şiir yazan Oktay Rıfat, şiiri Orhan Veli’ye okuyor. Karşılığında Orhan Veli de bu konuyu uzun zamandır düşündüğünü belirtip kendi şiirini okuyor. O sırada yurtdışında olan Melih Cevdet’e mektup yazarak bu konuyu açıyorlar. M. Cevdet ise cevap olarak kendi yazdığı şiirini yolluyor. 3 arkadaş da aynı zamanlarda aynı şeyi düşünmüşler aslında, ne hoş değil mi…

Garip kitabında yalnızca Orhan Veli’nin adının olmasını ise Oktay Rıfat öneriyor

1 Ocak 1949’da Yaprak dergisini yayınlıyor. Toplamda 28 sayı çıkıyor.  Hatta 1 sayısı Nazım Hikmet için özel basılıyor. Orhan Veli, Nazım tutsaklıktan kurtulsun diye başlatılan grevde 3 gün açlık grevi tutuyor. (Bu bilgi de aralarında bir düşmanlık olduğunu düşünenlere gelsin…)

AŞKLARI

Sereserpe isimli şiirini Bella’ya yazmıştır. Bella’nın kendisine yazdığı bir mektupta da tüm cümlelere B harfi ile başlar. Aşkları sürmez ama bir ömür dost kalırlar

Ölmeden önceki sevgilisi Nahit hanımdır. Ona yazdığı mektupları Yalnız Seni Arıyorum adıyla yky tarafından yayınlandı

Nahit hanımın arkadaşı Meziyert Bölükbaşı ile gizlice aşk yaşar. Meziyet hanıma Melih Cevdet de aşıktır. Detaylar için Haluk Oral’ın yazdığı Bir Roman Kahramanı Orhan Veli kitabını okumanızı tavsiye ederim.

ÖLÜMÜ

Ankara’da İski’nin açtığı bir çıkar düşer. Bir süre sonra beyin kanamasından öldüğü söylenir. Bu bilgi kardeşi Adnan bey tarafından verilmiştir. Haluk Oral’ın yazdığı “Bir Roman Kahramanı Orhan Veli” kitabında ise kardeşi Füruzan hanımdan aldığı bilgiler ve de incelediği mektuplarla ise olay başka bir hal alır. Orhan Veli’nin otopsi sonucu doğdurur: alkol zehirlenmesinden ölmüştür

Öldükten sonra mezar işlerini Selahattin Eyüboğlu halleder

Mezarını Abidin Dino yapar

Kaçtığı kafiye mezarında bulur onu;

Orhan veli

1950

Soldaki Abidin Dino’nun tasarladığı mezar, sağdaki ise restorasyon çalışmaları sonucunda yapılan yeni mezarı.

ŞİİR DIŞINDA

Bir dönem öykü de yazmıştır. Bu öyküler Hoşgör Köftecisi adı ile YKY yayınlarında mevcuttur

Askerde iken Dünyanın Dışındakiler isimli bir kitap yazmaya başlar ama bitiremez. Eğer bitirseydi ilk Tutunamayanlar olacağı söylenir.

BONUS  1

Mezuniyet döneminde Atatürk’ün de içinde bulunduğu bir heyet tarih sınavı düzenler. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Aydın Sayılı bu sınava girer, Atatürk ile tanışırlar. Atatürk, Aydın Sayılı için “büyük adam olacak, yurtdışında okutun” der. Öyle de olur. Şu an 5 TL’nin arkasında Aydın Sayılıyı görürsünüz

Radyo program notlar -1

Emrah Ateş- 26 03 2019- Homerostan Bize Kalan

Devamı ...

Öykünün Öyküsü 2- Yalan Dünya

maxresdefault

İnsanın hayatında hasta ve yaşlı birileri olunca en az o yaşlı ve hasta kişiler kadar tedirgin yaşamaya başlıyor ve sürekli ölümü düşünüyorsun. Yaşlılar her gece uyumadan önce ‘belki sabah kalktığımda uyanamayacağım’ düşüncesiyle alarmlarını namaz saatine kuruyorlar. Namaz için uyanmalar ne kadar da cenneti garanti altına almak için olsa da aslında uyanarak kendilerine hâlâ yaşadıklarını hatırlatmaya çalışıyorlar. Ezan sesini her duyduklarında “İşte bir vakit daha yaşadık,” diyorlar. “Hadi bunun için şükredelim!”

Güzel Şeylerin Yokluğu syf 77- Yalan Dünya

Yıl 2015. Çocukluğumdan beri hayalim olan Peugeot 206 model arabayı kredi borcuyla almış sanki dünyanın en pahalı arabasını kullanıyormuşçasına mutluydum. Araç az yakıyor, bir yere gidersek arkadaşlarla gittiğimizden masraflar ortak. Kıçımızın üzerinde durmadığımız zamanlar…

Yakın bir arkadaşımla Yaylaköy’e tatile gitmiştik o yaz. Ailesinde yaşlı ve hasta birisi olanların zamansız telefon çalışlarındaki huzursuzluğunu bilirsiniz. Bir sabah uyandığımda öyle bir huzursuzlukla uyanmıştım. Annemi görmüştüm gece rüyamda. Lafı dolandırmayayım, ölüyordu. Hem de benim kullandığım arabada. Hani şu çocukluk hayalim olan araba…

Arkadaşımı uyandırdım. O gün hiç olmadığından daha erken inelim dedik sahile. Aracı çalıştırdım, telefon çaldı. Arayan eniştemdi. Enişteleri bilirsiniz, birini arıyorsa ya kötü bir haber için ya da para istemek için arıyorlardır. İkisi de kötü haberdir aslında. Israrla telefonu açmamıştım. Ben açmadıkça o yeniden aramıştı. Kalbim sıkışmış, kesin anneme bir şey oldu endişesiyle korkup hep yaptığım şeyi yapmıştım: olacaklardan kaçmıştım…

İnsan zamanı durduramaz ama zamandan kaçmaya çalışır bazen. Kötü zamanlardan…

Sonrasında telefonuma bir mesaj düştü. Teknolojinin lanetli yanı, bir şekilde ulaşıyorlar işte sana. Herkes kendi yükünü bir şekilde atıyor üzerinden… Bir akrabamız ölmüş meğer; onu haber verecekmiş. İçim rahatlamıştı. İnsan işte, kendi mutluluğu söz konusuysa her ölüme üzülemiyor bazen. Zaten ölen akrabamı hiç sevmiyor oluşumun arkasına saklanmıştım ama yetmemişti. Sahile vardığımda beni huzursuz eden o vicdan azabından yazmadan kurtulamazdım. Öykünün adını koymadan önce bir Neşet Ertaş şarkısı açtım, öykünün adı da o oldu; Yalan Dünya

Emrah Ateş

Devamı ...

Öykünün öyküsü 1- Çatlak

tumblr_inline_mhtn9ppW9b1qz4rgp

“İNSANIN mayası toprak. Vakti gelince çatlamaya başlıyor,” dedim içimden; annemin çatlamış ellerine takılmıştı gözüm. Sadece eli de değil üstelik, yüzü, kolu, vücudunda benim görebildiğim her yeri, belki görmediğim yerleri de kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı annemin. Zaman insana varlığını böyle ispat ediyordu belki de.” Güzel Şeylerin Yokluğu – Çatlak

Öykü mü insanı kovalar, insan mı öyküyü yakalar, hiç çözemedim bunu. Bazen rastlantısal olsa gerek “bugün başıma bir öykü gelecek” diyorum ve geliyor. Bazense, hatta çokça zaman, elime kâğıdı kalemi alıp, gözlerimi uzun uzun kapatıp zaman tünelinde yolculuk yapmaya, oradan yazılacak bir şey çıkarmaya çalışıyorum ama hiçbir şey bulamıyorum. Bu sebeple ola ki öykü beni bulursa diye, hemen not alıp yazmaya çalışıyorum. Genelde kötü kaderim oyununu oynayıp ne zaman yazacak durumum olmasa o zaman ilham perilerini bana yolluyor. Sonradan yazmaya kalkışsam da ilk aklıma gelen gibi olmaz hiç. Yazdığımı beğenirim ama düşünmeden edemem “tam da o an yazsam nasıl olurdu acaba” diye…

Yazdığım birçok öykü gerçek olaylara (yaşanan, yaşanılan, yaşanıp da üzerine öykülediğim) dayandığı için hepsinin farklı farklı anısı vardır sanırım bende. Ama özellikle biri hala canımı acıtır:

Annemin kanser tedavisi gördüğü zamanlardı. Ben ömrüm boyunca nefret ettim hastanelerden ve cenaze yerlerinden. Ama maleseftir ki hasta olanı ziyaret, cenazesi olanın da duasına gitmek gerekir. İçinde hiç bulunmak istemediğim bu iki ortamın ikisinde de hayat tarafından “olma zorunluluğunda” bırakılmak hiç hoş değil. Bahsettiğim kişi annem evet, ama yine de istemiyordum oraya gitmek. Hem daha kötü değil mi insanın canının parçası olan insanı o şekilde görmesi, görüp de bir şey yapamaması…

Çatlak isimli öykümde işte o hastane ziyaretini yazmıştım; üstelik annemin yanıbaşındayken. Konuşmuyordu çünkü benimle. Gözlerini yummuş, çatlamış ellerini göbeğinin üzerine koymuş uyumuş numarası(bence) yapıyordu. Ellerine uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Ellerini toprağa benzettiğimi, sonra annemi toprağa koyma ihtimalimiz olduğunu, insanın topraktan geldiğini, yine oraya gittiğini, daha yaşarken insanın nasıl da toprağa dönüşmeye başladığını fark etmiş ve bunu not almıştım defterime. Not alırken de utanmış, biri görür de ayıplar diye korkmuştum. O korku belki sindiğindendir öykünün üzerine, Güzel Şeylerin Yokluğu kitabımı kim okursa okusun ilkin Çatlak öyküsünden bahseder bana. Gelgelim bazen öyle basit notlar almaya başlarken durduramam kendimi, yazmaya devam ederim. Öyle de oldu, ufak bir not birden öyküye dönüştü. Üstelik öykünün en tıkandığım yerinde annem bana seslenmiş, bana ona cevap verdiğimde sesimi tanıyamamış, beni diğer evladıyla karıştırmıştı. Kendi başlattığı öyküyü kendisi sonlandırmıştı.

Aradan iki yıl geçti, üç kitabı olan bir yazarın ne annesinin ne de babasının onun kitaplarını okuyamadan göçüp gitmiş olması da öykü değil midir sizce?

Emrah Ateş

Not: ilkin bu yazı edebiyatburada.com için yazılmıştır.

Devamı ...

Güzel Şeylerin Yokluğu’nda geçen 14 kitap önerisi:

cicek-bar-da-kitap-mezati-basliyor-393068-5

Güzel Şeylerin Yokluğu, en yakın arkadaşının sevgilisine aşık adamın, onlara nikah şahidi olmasıyla başlayıp, abisinden nefret eden bir gencin yine abisinin doğan çocuğunu taparcasına sevmesiyle bitiyor. Bu iki farklı ama aslında hiç de yabancısı olmadığımız hayatlar arsında birçok karaktere sahip kitap.

Toplamda 14 öykü var ve bu 14 öyküden ilki olan Şahit’te karakterimiz okunacak kitaplar listesinden bahsediyor. Arkadaşı kızı tavlayabilsin diye “okunacaklar listesi” yapıp arkadaşına veren karakterimizin işte önerdiği 14 kitap:

yazar notu: benim kıt aklım Hasan Ali’nin “ben bir gürgen dalıyım” kitabını “ben bir gürgen ağacıyım,” diye, Yaşar Kemal’in o nefis “ağrı dağı efsanesi’ni” “ağrı dağı destanı” olarak yazmış kitaba. Çünkü ben bu kitapları insalara sözlü bir şekilde de önerirken sürekli (niyeyse) destan ve ağaç kelimelerini kullandığım için, bakar kör olmuşum, görmemişim, affedin. Gelgelelim, kitap basım aşamasına girmeden önce okuyanlar da görmedi bunu. Ama ben kendimi bu hususta Hasan Ali Toptaş’ın şu söylemiyle savunmak isterim: Ufak yanılgılar, okuru dinç tutar!

1- Ferhan Şensoy- Düşbükü

2- Emile Ajar- Onca Yoksulluk Varken

3- Sadık Hidayet- Kör Baykuş

4- Tarık Dursun K- Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep

5- Füruzan- Sevda Dolu Bir Yaz

6- Bekir Yıldız- Kara Vago

7- Steinbeck- Fareler ve İnsanlar

8- Sait Faik- Mahalle Kahvesi

9- Orhan Kemal- Avare Yıllar

10- Hasan Ali Toptaş- Ben Bir Gürgen Dalıyım

11- Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi

12- Proust- Swanların Tarafı

13- Barış Bıçakçı- Sinek Isırıklarının Müellifi

14- Ferit Edgü- O

Emrah Ateş

16 11 2018

Devamı ...