close

Deneme

İsmail Devrim’in oğlunu anlamak

Dnsb6mUWsAAmiYP

İsmail Devrim yakın zamanda intihar eden bir baba. Oğluna okul pantolonu alamadığı için oğlu okuldan atılıyor, baba ise durumu öğrenince bunu gururuna yediremeyip intihar ediyor. Yaşadığımız hayat bazen insanı içinden çıkılmaz hale getirebilir. Elbette tüm sorun yalnızca pantolon değildir, kişinin hayatına eğildiğimizde onlarca belki yüzlerce onu bu duruma iten sorunlarla karşılaşabiliriz. Ama ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum; Hassasiyetsizlikten…

Hassasiyet, o çocuğun okulun alınmamasını engellerdi. Kimse mevcut durum ne olursa olsun, gerçekten parası olduğu halde pantolonsuz bile geliyor olsa o çocuğun okuldan atılmasına sebep olamaz. Yetişme çağında bir çocuğun onurunu, gururunu ayaklar altına alıp onda derin yaralar açamaz. İlkokulu okul aile birliğinin yardımıyla geçiren biri olarak söylüyorum bunu. O günlerle ilgili hafızamda derin yaralarım var:

Yardım zamanlarında isim listelerindeki çocuklar çağrılırdı sınıfta. İsimlerin okunacağı günler okuldan kaçardım ya da adımı duymamazlıktan gelir çoğu zaman da ihtiyacım olduğu halde “ihtiyacım yok hocam” derdim utancımdan. 8. sınıfın son günü okul müdürü “aidatını ödemeyenler sınıfa girmesin” diye anons yapmıştı biz bahçede beklerken. Hepimiz karne alacağız diye çok heyecanlıydık ve takdir getirecektim eve her zamanki gibi. Ama okula girmemiştim, girememiştim. Okul döneminde defalarca aidat istenmişti ama ben babama aidatı istediler diyememiştim. Giremezdim bu konulara. Gecekonduda yaşayanlar bilir böyle bir evde yaşamanın erkek çocuklarına çöken fakir hüznünü. İsteyemezler öyle ana-babadan bir şey. Okulun son günü bu yüzden kimseyle vedalaşamadan çektim gittim. Aradan 14-15 yıl geçti ama ben o günleri unutmadım, unutamadım. Arkadaşlarımla vedalaşamamanın hüznünü hep hissettim üzerimde.

Şimdi İsmail Devrim’in oğlunun yerine koyuyorum da kendimi, bir pantolon yüzünden okula alınmayışının o kahredici acısını o kadar iyi hissediyorum ki.. Hassasiyet yaşamımız için çok önemli arkadaşlar, çok! O yüzden bilhassa öğretmenlere seslenmek istiyorum; öğrencilerinizi bir çiçeği büyütür gibi büyütün lütfen. Onlar kırılgan, çok kırılgan. Bazen siz yetişemiyorsunuz görmeye ama onlar bir süre sonra soluyor, öyle devam ediyor yaşamlarına. Sebebinin siz olduğunu bilmiyorsunuz bile. Belki de bu yüzdendir durmadan çocuklara yönelik okul çocuklarına yönelik yardımlar düzenliyorum ya da katılıyorum; o günlerin acısını çıkarır gibi…

 

Emrah Ateş

24.09.2018

Devamı ...

Sabahattin Ali’nin Atatürk’e yazdığı mektup

sabahattin-ali-nin-olumsuz-eserlerinden-birbirinden-guzel-7-alinti_780x390

Sabahattin Ali 1932 yılında, öğretmenlik yaptığı Konya’daki ortaokulda “Hey anavatandan ayrılmayanlar / Bulanık dereler durulmuş mudur?” mısraları ile başlayan ve Mustafa Kemal Atatürk’e, İsmet İnönü’ye ve bazı devlet adamlarına hakaretler eden bir şiir yazdığı iddiasıyla tutuklandı ve 12 ay hapse mahkum edildi. Büyük bir kesim bunun aslında uydurma bir iftira olduğunu beyan etmiş olsa da kafalarda her zaman için bir soru işareti vardı. “İnsanın kalbi varsa solcu olmaktan başka şansı yoktur” diyecek kadar solcu bir insanın, ülkeyi büyük bir kaostan kurtaran bir komutan için, hele ki dönemin şartlarını göze alırsak böyle bir düşüncesi varsa bile dile dökecek kadar aptal olmadığını düşündüm hep.  Gelgelelim geçenlerde arşivden yeni bir belge çıkmış. Bu belge, Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevinde iken Atatürk’e yazdığı mektup. Ve o mektupta Atatürk’e, kendisine iftira atıldığını söylüyor. Mektubun tam metni ve görseli şu şekilde:

….

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine,
Zât-ı âlinizi îmâen ve telmihen tahkiri mutazammın (imâ ve kastederek hakaret eden) bir şiiri yazmış ve okumuş olmak cürmü ile bir sene hapse mahkûm edildim. Mahkeme zabıtlarının sathî bir tedkiki bile bu kararın nasıl bir zihniyetin tesiri altında verildiğini isbat edebilir. Fakat, Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilmiş olması, hükmün isabetsizliğine dair daha çok söz söylemekten beni alıkoymaktadır. Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsi intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir. Kablî (önfikirli) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete her zaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim. Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekaleti’nden sorulabilir. Herhalde bana inanacağınızı ümit ediyorum. Şimdilik kendi sözlerim ve teminatımdan başka müeyyidesi (yaptırımı) olmayan bu iddiam inanılacak kuvvette görülmediği takdirde yine size müracaat ediyor ve affımı rica ediyorum. Eninde sonunda hakkımı ispat edeceğimi bilmesem böyle bir ricada bulunmazdım. Beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim.

Ellerinizden öperim efendim. 14 Nisan 1933.
Konya Hapisanesi’nde mevkuf, Konya Muhtelit Ortamektep Almanca Muallimi Sabahattin Ali.

İşte o mektup...

kaynak: onedio.com
Devamı ...

Aslında Kişisel Olmayan 7 Kişisel Gelişim Kitabı Önerisi

Heqiqi-menada-inkisaf-davranis-deyisimi-de-getirir52977

Malesef ki her geçen gün kişisel gelişim adı altında çok saçma kitaplar basılıyor. Aslında isimlerini Kişisel Ölüşüm kitapları olarak değiştirmek gerek. Gelgelelim motivasyona ihtiyacımız olduğu için, ya da hayatımıza sihirli bir değnekmiş gibi etki edeceğini düşündüğümüz için bu kitaplar ne yazık ki bir işe yaramayabilir. Örneğin, kitapta diyor ki ” boş zamanlarınızda mesela sandalla bilmemne deresinde gezerken şarabınızı yudumlayın”. Bu mu yani enfes çözüm? Herkes boş zamanlarını daha kaliteli değerlendirirse mutlu olacağını biliyor zaten. Esas olay bunu hayatına uygulayamayanlar için pratikte bir şey sunmak.

İnsanın kendini geliştirebilmesi için önce kendini tanıyabilmesi gerektiği kanaatindeyim. Birisinin size ne yapacağınızı söylemesi kolay. Oysa hiç ummadığınız kitaplardan kendinizi geliştireceğiniz etkileyici noktalar yakaladığınızda iş başkalaşır.

Yıllar önce bir arkadaş ortamında konu kitaplardan açılmıştı. Ortamda tanımadığım kişilerde vardı tabii. O dönem de sürekli sahaf gezdiğimden cüzdanımda alınacak kitaplar listesi mutlaka olur, buldukça üzerini çizerdim(tekrar tekrar aynı kitapları almayayım diye) Sonrasında, yeni tanıştığım ve şimdi iyi dost olduğumuz arkadaşıma listeyi uzatmıştım. Listeyi okuduktan sonra bana sadece şunu demişti “ne iyi insansın”

Kendimi iyi hissetmiştim. Çünkü iyi kitap size bunu sağlar.!

Gelelim önerilere… Özellikle ilk 4 kitap, benim için konu her ne olursa olsun önerdiğim ve hayatımı çok başka zamanlarda etkilemiş, benim için çok önemli kitaplar.

 

Cervantes- Don Kişot: 

Başkoyduğun yolda yürümenin asaletini, zorluğunu ve hayalleri olmadan yaşayamamayı öğretir insana…

Tolstoy- İnsan Ne ile Yaşar

Aslında bütün kişisel gelişim kitaplarında aradığınız soru bu kitabın adıyla aynıdır. “İnsan Ne İle Yaşar?” Cevabı ise biraz kara mizah, biraz da yüzünüze vuracak çarpıcı gerçekler ile bu kitapta yer alıyor:

 

Fareler ve İnsanlar:

Alıntılayalım: “İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun…” Böyle bir cümle okuyabileceğiniz bir kişisel gelişim kitabı varsa önerin bana.

 

Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi:

Aşkı bilmeden kendini nasıl geliştireceksin? Yaşar Kemal’in tüm kitapları insanın kendisine ayna tutar. Ama bu destan başka, bambaşka benim için…

 

Mina Urgan- Bir Dinazor’un Anıları

Anılar, yani kişinin yaşantısındaki detaylar aslında en güzel kişisel gelişim tekniğidir. Zaten günümüzde birçok kişisel gelişim kitabındaki amaç da budur ama bunu gerçekleştirebilene henüz denk gelemedim. Oysa birçok yazar ise kendi günlüklerini yazarken farkında olmadan bunu yapar. Bunun en güzel örneklerinden biri ise Mina Urgan’ın anılarından oluşan kitaplardır.

Sunay Akın- Ay Hırsızı

En iyi yöntemlerden biri de gerçekte yaşanmış etkileyici hayat hikayeleridir. Yine genelleme yapacak olursak kişisel gelişim kitapları bize bunu sağlamaya çalışır. Ama hikayelerin çoğu sığ, gerçeklikten uzak ve yavandır. Oysa yaşayan tarih Sunay Akın bu konuda size en güzel bilgileri verir.

 

Orhan Veli- Bütün Şiirleri

ve son olarak da (daha sonra devam ederim) şöyle diyelim

Şiir okumayan insanın kendini geliştirmesi mümkün değildir!

 

Emrah Ateş

26 07 2018

Devamı ...

Tolstoy’un Bisikleti

Ekran Alıntısı

“Tolstoy bisikleti sürmeyi öğrendiğinde tam 67 yaşındaydı.

Bugün “Tolstoy’un Bisikleti” diye bir kavram vardır.

Ve “hiçbir şey için geç değildir” anlamına gelir…”

 

Hayata iz bırakacaksan böyle bırakacaksın arkadaş!

Devamı ...

Katile Açık Mektup

sivas_katliami_nin_bas_saniginin_adresi_belli_ancak_bulunamiyor_h103997_040fd

Kızın var mı senin?
Yahut bir baban, kardeşin.
Ya da çok yakın bir arkadaşın var mı?
Hiç biri yok değil mi?
Varsa eğer, hepsi suçlu bu yangında.

Sen elinde ateş, otele giderken, oteldekilerin de bir kızı olduğunu düşündün mü? Metin Altıok’u yakmaya çalışırken Zeynep adında bir kızı olduğunu biliyor muydun? Öyle ki Altıok’un hayattaki tek telaşı kızını büyütmekti. En güzel şiirlerini ona yazacaktı. Sen bir babadan ne istedin?

Karikatürist Asaf Koçak, oteli yakmaya çalışırlarken, insanlar korkmasın diye mızıka çalıyordu. Bir insan nasıl bu kadar cesur olabilirdi bunu hiç düşündün mü? Ateş tutan mı daha cesurdu mızıka tutan mı?

Sen hiç ömründe bir enstrüman çaldın mı? Eline kağıt kalem alıp da aslında hiç sevmediğin karına tek güzel bir söz yazdın mı?

Devamı ...

Yazamamanın Sırrı -2

Ekran Alıntısı

 

-Eee, yazsana ne duruyorsun. Ne diye aldın beni eline.

+Vazgeçtim, yazmayacağım

-Kimler kimler yazıyor sen anca otur böyle salak herif. Korkak!

+Sidik yarıştırmıyorum kimseyle isteyen yazmaya devam etsin. Banane!

-İyi de böyle yaparsan unutulursun. Yakında kimse hatırlamayacak seni.

+Unutulmak için bilinmek lazım ilk önce…

-Hah işte ben de onu diyorum, yazmazsan kimse bilmez ki zaten seni.

+Kötü yazarsam kötü bilinirim. Ben iyiyi kovalıyorum.

-Bırak şimdi romantizmi; bak millete altı ayda bir yeni kitabı çıkıyor.

+Çıksın, onlar eskiyor ama…

-Bence sen kendini kandırıyorsun!

+Hayır, asıl sen beni kandırmaya çalışıyorsun. Henüz hazır değilim diyorum sana. Git başımdan! Git!

 

Emrah Ateş

 

Devamı ...

23 Nisan Pabuçları

mahalle-maclari-gol

Babam, iş maddiyata bindiğinde her şeyi gözünde büyüten bir adamdı. Bu hastalık ondan bana geçmiş bile olabilir. Örneğin Kartalspor’un seçmelerine gireceğim zaman krampon ve forma alma şartını duyunca babama söylemiştim. Zamanında köyden Istanbul’a göçen diğer anadolu babaları gibi “nereden bulcam şimdi onlara para” diyerek bu isteği reddetmişti. Bu isteği reddedilmeyen Ali Güzeldal ise bir dönem Trabzonspor’da bile oynadı.

Ilkokulda sınıf öğretmenimiz, Barış Manço’nun bir şarkısıyla 23 Nisan için gösteri düzenleme kararı aldı. Elimizde rengarenk tüller, boynumuzda papyonlar, askılıklı pantolonlar giyerek güzel bir oyun oynayacaktık. Is provaların bitip elbiselerin alınmasına gelince ben hemen oyun listesinden adımı sildirdim. Babamın karşısına para harcamasını gerektirecek bir şeyle gitmek istemiyordum.

Devamı ...

Bir bebek ilk şiirini fısıldadı dünyaya; ağlayarak…

indir (1)

En sevdiğim şair Orhan Veli 104 yaşında! Nasıl sevilmez yahu nasıl, mahallesindeki ağaca bile şiir yazan bir adam nasıl sevilmez değil mi? Onunla sevdim şiiri. İlk şiirlerimi onu tanıdıktan sonra yazdım. Yazdıklarımı onun yazdıklarıyla kıyaslayıp ilk ondan utandım. Sonra bir vesikalığını gördüm birgün, uzun uzun baktım ona. Ve ödeştim onunla, bir şiir yazdım Orhan Veli için; hem edebiyat hesaplaşmak değil midir?

“Ne gereği vardı vesikalıklarda gülmenin
Devlet dairelerinde kullanılacaksa”

Geçtiğimiz yıllarda bir üniversitede “Homeros’tan Bize Kalan” isimli bir radyo programı yapıyordum. Bu programda her hafta bir yazar seçer, onunla ilgili araştırmalar yapar ve elimden geldiğince bilgiler verirdim. O dönem Orhan Veli’yi anlatmak istediğimde neredeyse onunla ilgili tüm röportajları, makaleleri okumuştum. Ama Orhan Veli’yi tanımak için evvela Haluk Oral’ın “Bir Roman Kahramanı Orhan Veli” kitabını okumak gerektiğini belirtmeden geçmeyeyim. Hatta şimdi yazacağım birçok bilgi yine o kitaptandır. Yazarına tekrar minnetimi sunarım.

Bilhassa bu kitapta yaşadığı aşkları, çocukluğu, gençliği, bilinmeyen yönleri ve ölümüyle ilgili yıllardır süren o tartışmaların gerçek yüzünü açıklar Haluk Oral. Dahası, Orhan Veli’nin bir şiirinde söylediği “adını söyleyemem, edebiyat tarihçisi bulsun” dediği aşkını bulmuştur Haluk Oral. Hepsini yazmayacağım tabii ki buraya, merak eden gidip kitabı alıp okusun canım…

 

Orhan Veli benim için biraz da Müşfik Kenter olmuştur hep. Çok isterdim kendisinin sesinden Orhan Veli şiirlerini dinlemeyi. Hem hangimiz bir dönem Müşfik Ustayı Orhan Veli zannetmedi ki değil mi? Bir yandan dinlerken bir yandan da okuyalım o zaman;

https://www.youtube.com/watch?v=xGN6mF9KHRo

Tarihler 13 Nisan’ı gösterdiğinde henüz Türk Edebiyatı bile farkında değildi yıllar sonra yaşayacağı değişimin. Çünkü o tarihte bir bebek ilk şiirini fısıldadı dünyaya ağlayarak; Orhan Veli, 13 Nisan 1914’te Beykoz’a bağlı Yalıköyü’nün İshakpaşa Yokuşu’nda bulunan 9 numaralı konakta dünyaya geldi.

Sanat onun içindeydi. Babası Cumhurbaşkanlığı Orkestra şefiydi.

İlkokuldan sonra Ankara lisesinde yatılı okudu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisydi. Tanpınar onu yazmaya teşvik etmişti. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le ise lisede tanıştı. Kim derdi ki bu isimler bir gün edebiyatta devrim yapacaktı. İlk atılımlarını o zaman yaptılar; lisedeyken “Sesimiz” isimli bir dergi çıkardılar.

Mezuniyet döneminde Atatürk’ün de içinde bulunduğu bir heyet onları tarih sınavına tutar. Oktay Rıfat, Orhan Veli ve Aydın Sayılı sınıf arkadaşlarıdır. Aydın Sayılı kim mi? 5 TL’nin arkasındaki kişi işte canım. Atatürk kendisini çok sever ve yurt dışına gönderilip bilim adamı olmasını ister. Olmuştur da!

Orhan veli liseden itibaren çokça tiyatroyla ilgilendi. Birçok oyunu sahneye koydu. Hatta 17 yaşındayken Beykoz’daki yalılarının bahçesinde bir tiyatro kurdu ve tüm mahalleye oyunlar oynadı. Melih Cevdet’in tiyatro sevdiğini duyan Orhan Veli gidip onunla arkadaş olmak istediğini söyler. Beraber tiyatrolara giderler. Hatta lisedeyken “Zor Nikâh” isimli bir oyunda beraber rol alır ve Atatürk’ün karşısında oynarlar.

 

Orhan Veli 16 yaşındayken annesinden para alıyor kendisine Kumkapı’dan sandal alıyor. İki kişi kürekle çek çek gece ediyorlar. Bebek’e vardıklarında Orhan Veli mahallenin karpuzcusunun kazancını hesap etmek için karpuzcu gibi bağırmaya başlıyor ama gel gör ki kimse karpuz istemiyor. Orhan Veli o günden sonra avuçtaki nasırın alın terinin ne olduğunu anlıyor.

Sabahattin Eyüboğlu İstanbul Üniversitesine doçent olarak atandığında Orhan Veli orada öğrencidir. Yaşamı boyunca Orhan Veli’ye en çok o kol kanat gerer.. Bunda mezar işlerini halletmek de dahil. Sabahattin Eyüboğlu aynı zamanda Nazım Hikmetle de yakın dosttur ama Eyüboğlu memur, Nazım ise hapistedir. Dostlukları şifreli mektuplarla sürer.

Eyüboğlu ve Orhan Veli bir süre sonra Hasan Ali Yücel’in kurduğu tercüme bürosunda beraber çalışmaya başlarlar. Hatta aynı büroda üniversite arkadaşı Erol Güney de vardır. Bir süre sonra Orhan Veli, Erol Güney’in baldızı Bella’ya âşık olacaktır. Hatta sere serpe şiirini Bella’ya yazmıştır. Hatta Bella’ya yazığı bir mektupta her cümle B harfi ile başlar. Jeste bak!

Hasan Ali Yücel istifa ettiğinde onlar da büroyu bırakırlar. Bu dönemden sonra da Orhan Veli’nin ciddi maddi sıkıntıları başlar.

Necati Cumalı bu istifayı şöyle anlatır; Orhan Veli, tercüme bürosuna gelip yeni müdürün önünde bir şişe şarap kırdı ve çekip gitti.  Bir daha da gelmedi…

Emrah Ateş
13 04 2018

 

not: Google’de bugüne özel güzel bir jest geçmiş.

Devamı ...

Alışma!

tumblr_ootb7jr4n21uc2isvo1_500

Alışmak istemiyorum

bize dayatılan hiçbir şeye alışmak istemiyorum;

Pahalılığa, gösterişe, şaşaaya, bir başkası görsün diye bir şeyler yapmaya, bir başkalarının müptelası olmaya, onlara haset etmeye, heveslenmeye, kolay kırılmaya, tahammülsüzlüğe, çelişkiye, hiçbirine alışmak istemiyorum.

Birçoğuna göre en kötü huyum “kazıklanmaya” katlanamıyor oluşum. Bu uğurda verdiğim tüm savaşlar gerek Kayserililik, gerek cimrilik, gerekse eli sıkılık olarak adlandırılıyor. Oysa girdiğim yardım projelerinin haddi hesabı yok. Ama konumuz bu değil.

Yetişme tarzım, imkanlar, olanaklar bana hep elimde olanın yalnızca beni ilgilendirdiğini öğretti; paylaşabileceklerim dışında…  Mütevazi bir hayat yaşamanın daha önemli olduğuna inandım. Öyle ki bir arkadaşım “yemekte ne yedin,” diye sorduğunda bile “yediğim içtiğim benim olsun,” deyip söylemedim hiçbir zaman, belki onun da canının çekeceği bir şeydir diye…

Pahalı restoranlara değil esnaf lokantalarına, açık büfelere değil mahalle börekçilerine, beş yıldızlı otellere değil pansiyonlara inandım. Çünkü yaşadığım hayat “herkesin gördüğü kadarına” değil bana yetecek kadarına ihtiyacım olduğunu öğretti bana.

Daha fazlasını harcamanın normal bir şey olduğu hastalığına kapılmışız hepimiz. Büyük bir yarışın içerisinde, kazansak da elimize bir şey geçmeyeceğini bile bile koşup duruyoruz. Ve bilmiyoruz ki, bu parkur sürekli yeniliyor kendini. Bu yarış bizim yarışımız değil oysa ki…

2 bin lira maaş alan birinin ev kirası gibi telefon taksidi ödemesini normalleştiriyoruz. Niye?

Herkes şapkasını önüne koyup bir düşünsün…

 

Emrah Ateş

 

Devamı ...

Bir şeyler, bambaşka şeyler…

blog-gorsel

Sabahattin Ali katledileli 70 yıl oldu bugün.
Niye “öldü” demedim?
Saygısızlık mı ettim ona?
Hayır, hiç sanmıyorum !
Çünkü normalleştirmek istemiyorum. Ona yapılanı normalleştirmek istemiyorum.

Sevdiğim bir yazarın kitabını okumuş bile olsam, ölüm ve doğum günlerinde yeniden o kitapları açar altı çizili cümlelere bakarım. Hatta ben de herkes gibi o malum sosyal medya furyasına kapılır, kendi hesaplarımda da paylaşırım bunları. Gocunmuyorum, üzülmüyorum da. Güzel olanı paylaşmak gerekir; her konuşulanı dert etmeyin; kulağınızı tıkayın.

Ama bugün canım için iki kere yandı. Çünkü Sabahattin Ali’nin en sevdiğim eseri olan İçimizdeki Şeytan kitabı kitaplığımda yok! Son zamanlarda başımdan ev taşımak gibi büyük bir bela geçti. O sırada yanlış bir yere mi koydum, kitaplıktaki diğer yüzlerce kitabın arasında ve ben mi görmüyorum bilmiyorum ama bulamıyorum işte. Kitaplarımın başına bir iş geldiği zaman bir yakınımı kaybetmiş gibi oluyorum. Benim gibileri vardır illa ki aranızda, anlarsınız beni. Sait Faik’in de dediği gibi “ölüye ağlayamayan insanların çaresizliğine bürünüyorum”

Yerine yenisini koyarsınız diyorlar. Konmaz efendim. Senin olan bir kitabın yerini başka bir kitap tutmaz. Yenisi, eskisi gibi olmaz çünkü. Bazı şeyler değerlidir. Parayla satın almışsınızdır ama siz onu aldıktan sonra bambaşka bir değeri oluşur. Çocuğunuzun ilk oyuncağı, ilk kıyafeti gibi. Hepsine para vermişsinizdir ama çocuğunuz 30 yaşına da gelse bir yerlerde saklıdır işte; kıyamazsınız atmaya. Bir şeyler sizin için hep başka kalacaktır.

Otoparkın anahtarını da bulamıyorum mesela. Ama üzülmüyorum. Çünkü onun yerine yenisi konur. Ben de bir anısı yok. Bir değeri yok. Yalnızca olmaması, ihtiyacım olduğunda işimi zorlaştırır o kadar.

15 sene oluyordur herhalde İçimizdeki Şeytan’ı okuyalı, onun altına çizgiler çizeli… İnsan yaş aldıkça kitabın altına çizdikleri satırları bile değişiyor. Bu yüzden arada bir eski kitaplarımı açıp önceden nelerin altını çiziyor muşum diye de bakıyorum. Benim zaman yolculuğum da bu şekilde işte n’aparsınız! Şimdi biliyorum ki kitabı yeniden alsam aynı çizgilerin altını çizemeyeceğim bile. Bir şeyler kaybolup gitmiş olacak hep.

Bir şeyler, bambaşka şeyler…

Ülkü Tamer’i de kaybettik dün. Altını çizeceğimiz yeni şiirler yazamayacak artık. Biz, bize kalanla yetineceğiz.
Her şey bazen öyle zor geliyor ki insana, size de öyle olmuyor mu hiç?

Emrah Ateş

02 04 2018

Devamı ...