close

Deneme

Alışma!

tumblr_ootb7jr4n21uc2isvo1_500

Alışmak istemiyorum

bize dayatılan hiçbir şeye alışmak istemiyorum;

Pahalılığa, gösterişe, şaşaaya, bir başkası görsün diye bir şeyler yapmaya, bir başkalarının müptelası olmaya, onlara haset etmeye, heveslenmeye, kolay kırılmaya, tahammülsüzlüğe, çelişkiye, hiçbirine alışmak istemiyorum.

Birçoğuna göre en kötü huyum “kazıklanmaya” katlanamıyor oluşum. Bu uğurda verdiğim tüm savaşlar gerek Kayserililik, gerek cimrilik, gerekse eli sıkılık olarak adlandırılıyor. Oysa girdiğim yardım projelerinin haddi hesabı yok. Ama konumuz bu değil.

Yetişme tarzım, imkanlar, olanaklar bana hep elimde olanın yalnızca beni ilgilendirdiğini öğretti; paylaşabileceklerim dışında…  Mütevazi bir hayat yaşamanın daha önemli olduğuna inandım. Öyle ki bir arkadaşım “yemekte ne yedin,” diye sorduğunda bile “yediğim içtiğim benim olsun,” deyip söylemedim hiçbir zaman, belki onun da canının çekeceği bir şeydir diye…

Pahalı restoranlara değil esnaf lokantalarına, açık büfelere değil mahalle börekçilerine, beş yıldızlı otellere değil pansiyonlara inandım. Çünkü yaşadığım hayat “herkesin gördüğü kadarına” değil bana yetecek kadarına ihtiyacım olduğunu öğretti bana.

Daha fazlasını harcamanın normal bir şey olduğu hastalığına kapılmışız hepimiz. Büyük bir yarışın içerisinde, kazansak da elimize bir şey geçmeyeceğini bile bile koşup duruyoruz. Ve bilmiyoruz ki, bu parkur sürekli yeniliyor kendini. Bu yarış bizim yarışımız değil oysa ki…

2 bin lira maaş alan birinin ev kirası gibi telefon taksidi ödemesini normalleştiriyoruz. Niye?

Herkes şapkasını önüne koyup bir düşünsün…

 

Emrah Ateş

 

Devamı ...

Bir şeyler, bambaşka şeyler…

blog-gorsel

Sabahattin Ali katledileli 70 yıl oldu bugün.
Niye “öldü” demedim?
Saygısızlık mı ettim ona?
Hayır, hiç sanmıyorum !
Çünkü normalleştirmek istemiyorum. Ona yapılanı normalleştirmek istemiyorum.

Sevdiğim bir yazarın kitabını okumuş bile olsam, ölüm ve doğum günlerinde yeniden o kitapları açar altı çizili cümlelere bakarım. Hatta ben de herkes gibi o malum sosyal medya furyasına kapılır, kendi hesaplarımda da paylaşırım bunları. Gocunmuyorum, üzülmüyorum da. Güzel olanı paylaşmak gerekir; her konuşulanı dert etmeyin; kulağınızı tıkayın.

Ama bugün canım için iki kere yandı. Çünkü Sabahattin Ali’nin en sevdiğim eseri olan İçimizdeki Şeytan kitabı kitaplığımda yok! Son zamanlarda başımdan ev taşımak gibi büyük bir bela geçti. O sırada yanlış bir yere mi koydum, kitaplıktaki diğer yüzlerce kitabın arasında ve ben mi görmüyorum bilmiyorum ama bulamıyorum işte. Kitaplarımın başına bir iş geldiği zaman bir yakınımı kaybetmiş gibi oluyorum. Benim gibileri vardır illa ki aranızda, anlarsınız beni. Sait Faik’in de dediği gibi “ölüye ağlayamayan insanların çaresizliğine bürünüyorum”

Yerine yenisini koyarsınız diyorlar. Konmaz efendim. Senin olan bir kitabın yerini başka bir kitap tutmaz. Yenisi, eskisi gibi olmaz çünkü. Bazı şeyler değerlidir. Parayla satın almışsınızdır ama siz onu aldıktan sonra bambaşka bir değeri oluşur. Çocuğunuzun ilk oyuncağı, ilk kıyafeti gibi. Hepsine para vermişsinizdir ama çocuğunuz 30 yaşına da gelse bir yerlerde saklıdır işte; kıyamazsınız atmaya. Bir şeyler sizin için hep başka kalacaktır.

Otoparkın anahtarını da bulamıyorum mesela. Ama üzülmüyorum. Çünkü onun yerine yenisi konur. Ben de bir anısı yok. Bir değeri yok. Yalnızca olmaması, ihtiyacım olduğunda işimi zorlaştırır o kadar.

15 sene oluyordur herhalde İçimizdeki Şeytan’ı okuyalı, onun altına çizgiler çizeli… İnsan yaş aldıkça kitabın altına çizdikleri satırları bile değişiyor. Bu yüzden arada bir eski kitaplarımı açıp önceden nelerin altını çiziyor muşum diye de bakıyorum. Benim zaman yolculuğum da bu şekilde işte n’aparsınız! Şimdi biliyorum ki kitabı yeniden alsam aynı çizgilerin altını çizemeyeceğim bile. Bir şeyler kaybolup gitmiş olacak hep.

Bir şeyler, bambaşka şeyler…

Ülkü Tamer’i de kaybettik dün. Altını çizeceğimiz yeni şiirler yazamayacak artık. Biz, bize kalanla yetineceğiz.
Her şey bazen öyle zor geliyor ki insana, size de öyle olmuyor mu hiç?

Emrah Ateş

02 04 2018

Devamı ...

Bahar’a Alerjim Var

aaaa_2230

Önceleri dilimin üstünde patlayan şekere gülüp, elimdeki çatapatı yere sürterek hayattan zevk alırdım. şimdi ise büyüdüm ve hayatımda ne değişti ? Hep aynı soru aklımda; zamanı tutabilir miyim elimde ?

Mesela ışıklı bir ayakkabının verdiği rahatlığı hiçbir ayakkabı vermiyor artık. Çünkü hiçbir ayakkabım başucumda uyumuyorum sabaha kadar. Kışın bittiğini ”havaya üfleyip ağzımdan buhar çıkmamasına yormak” gibi bir derdim yok haber bültenleri varken. Ki her cinayet; o kadar sıradan artık, hayatın bir olgusu bir bütünü.

şiddet…

Birbirlerinden nefret etmeye uğraştıklarının yarısı kadar sevmeye uğraşmıyor insanlar birbirini. Kime sorsam dertli, kime sorsam yalnız, kime sorsam birilerini istiyor yaşantısında, ama ilk fırsatta da öyle havada ki burun…

ne diyordu kaybedenler kulübünde;
bunca insan yalnızken
neden bunca insan yalnız?

Ama öğrenmişiz ergenliğimizde büyüklerimizden; geri adım atmayı. ”Ne kadar kaçarsan o kadar kovalarnırsın, s*keni severler, seveni değil” teması altında öyle bir büyütülmüşüz ki, ne zaman biri bir adım atsa, kendi adımı araf oluyor insanın..

Oysa sevmek öylesine hoş ki. Bunu bile beceremiyoruz adam gibi.

Bahar geliyor diye yazmıyorum bu yazıyı. Bahar’a alerjim var çünkü. İnsanlar kışın daha bir samimi daha bir sıcak gelir bana. Hava sıcak diye birbirinin ellerini tutmaya üşenen sevgililerin mevsiminin bir öncesidir bahar. Hava biraz düzeldi diye, ”yahu havalarda ısındı gezecek birini bulalım” diyenlerin mevsimidir misal. İçinin her kıpırdanışını aşk’a yoran, ve bu uğurda üzen- üzülen insanların mevsimidir. Bahar aslında yalnızca bir mevsim geçişidir… Siz siz olun mevsimsel sevmeyin. Kış’ın sevmeye yüreği olmayanın bahar’dan beklentisi olmasın.

Emrah Ateş
2014 -Mart

Antalya

Devamı ...

Bir Güzel Hoca(ydı)

photo_2015-04-04_00-52-07-630x330_0

Halil Serkan Öz’ü bilmeyeniniz var mı?

Vardır elbet. Anlatayım. Niye mi? Çünkü hepimizin, büyük kahramanların gölgesinden geçtiğimizi bilmeye ihtiyacı var.

Serkan Hoca, Yalova Termal Fen Lisesi’nde matematik öğretmeniydi. “Öğretmeniydi” diyorum, öldü çünkü! Kış mevsiminin bir kenara çekilip yerini çiçeklere bırakacağı zamandı. Nisan ayıydı…

Öldüğünü birdenbire duyunca yüreğinize oturdu değil mi? Ölüm işte böyle acı bir şeydir; okurken bile insanın etine iğne batırır. İnsan, işte bu yüzden kendi vicdanı ile hesaplaşmasını ölümler üzerinden yapar.

Halil Serkan Öz Tubitak ödüllü bir öğretmendi. Öğrencileriyle çok iyi anlaşan; güleç yüzlü ve eğitimin yalnızca müfredat denen dayatılmış kurallara bağlı olmadığını bilen ve bunu hayatında uygulayan bir öğretmen(di)

geçmiş zaman ölümle sonuçlanınca, kip’ler; taşa dönüşüyor sanki..

Yalova Valisi, okul teftişine gittiğinde Serkan Hoca’nın kılık kıyafetiyle alakalı azarlamış öğrencilerinin önünde. Bakın belki bunda ne var diyeceksiniz. Biz ki öğrenciyken bile çocukluğu sıra dayağıyla geçmiş insanlar olarak bu çok zorumuza gitmeyebilir. Hatta içinizden “oh olmuş” diyenler olabilir. “Hoca tabii, kılığına kıyafetine dikkat etsin,” diyenler de olabilir. Bunların hepsi bir bakış açısıdır.

Devamı ...

İtalya’da Kadın Olmak

kd4

Kadınlar gününde bile kadınları erkeklerin anlattığı bir coğrafyadayız. Böyle bir gerçek var. Nitekim yine de yaşadığım bir anımı anlatmak istiyorum

….

İki sene önce İtalya’ya arkadaşımın yanına gitmiştim. İlk yurt dışı seyahatimdi ve çok heyecanlıydım; çok da meraklıydım. Sürekli gördüğüm her şeyden bir anlam çıkarmaya çalışıp kendi ülkemle kıyaslıyordum. Pahalılığı, tarihi eserleri, trafiği, insanları…

Sonra, orada yaşayan arkadaşım Ceylan’a şunu sordum (gerçekten anlamaya ihtiyacım vardı);

“burada kazandığınız kadar İstanbul’da da kazansanız, hatta daha çoğunu kazansanız dönmez misiniz İstanbul’a?”

Çünkü beni bilenler bilir, arkadaşlarını yakınında tutmak isteyen bir insanımdır. Bir he dese, onun için iş bakacaktım hatta…

“Hayır” dedi. “Ben 30 yaşında bir kadın olarak, ilk kez burada öğrendim arkama bakmadan yürüyebilmeyi… “

Ben cevabımı o gün aldım arkadaşlar!

Biz erkek olarak kadın olmanın ne kadar zor olduğunu hiçbir zaman anlamayacağız. Ama onların içinde yaşadığı bu kötü dünyanın da sebebi bizleriz. Biraz öz eleştiri yapmalı ve harekete geçmeliyiz. Çünkü, biz sokakta kocasından dayak yiyen bir kadına “onun namusu ben karışamam” dediğimiz sürece, bu şiddet sürmeye devam edecektir.

O yüzden eşitlik

herkes için eşitlik!

 

Emrah Ateş

Devamı ...

Ama Baba, Müslüm Baba Bu!

muslum-gurses_5618

Hayatı benim gibi arabeskin doruklarındaki mahallelerde geçmiş kişiler Müslüm Gürses’i bir başka sever. Kimileri onu yaptığı cover”lerden sonra sahiplense de biz onu öyle bir severdik ki, sevgi içimizde taşar, yine bize batardı; o yüzden bir cam kesiğiyle onu dışarı akıtırdık. O yüzden size onunla  ilgili birkaç anımı anlatmak isterim;

Gizlice evin bahçesinde sigara içtiğimiz günlerdi. Nenemin erkek kardeşinin torunu olan Yunus bir yerlerden ya çalıyor ya da harçlıklarından biriktirmiş olsduğu parlament sigarası alıp bize geliyordu. Parlamentin pahalılık durumunu ve o yaştaki harçlık potansiyelimizi şimdi düşünürsek, yüksek ihtimalle babasının sigarasını çalıyordu.

Sigara bulamadığımız günler Atatürk Parkının etrafını turlar, yerde az içilip atılan sigaraları toplayıp içerdik. Sanırım o sigaraların yarım olmalarının sebebi de parkın oradaki otobüs durağında bekleyen kişilerin ‘tam sigarasını yaktığında otobüsünün gelmesinden’ oluşuyordu

Yine öyle gizlice sigara içtiğimiz günlerden bir gün, düğün şarkıcısı ve bilhassa yeraltı işlerine bulaşan abim, bizim gecekondunun arka tarafında sigara içerken bizi yakalamış, beni güzelce dövmüş ve sigara paketini alarak eve gitmişti. Onun beni dövmesini babama söylemememe kıyasla, o da sigara içtiğimizi evdekilere söylemeyecekti. Ya ikimiz de dayak yiyecektik babamdan ya da ben yediğimle kalacaktım. Aile ilişkilerimiz yıllardır böyle karşılıklı alışverişlere dayalıdır.

Yine aynı abim her ay mutlaka benden okul harçlıklarımı ” sana atari alacağım” bahanesiyle alır sonra da vermezdi. Ömrümde bir kere atari sahibi oldum; o da mahalledeki arkadaşım Utku, atariden Sega’ya dikey geçiş yapınca atarisini bir ay boyunca okul harçlıklarımı vermek karşılığında satmıştı. Gerçi o dönem de atari ile Mario oynarken arka koltukta uyuyan babam bir daha uyanmadı. ya neyse. O günden sonra bir daha hiç Mario oynamadım. Boşver, hüznü geçelim…

Devamı ...

Çakırdikeni

510

Yaşar Kemal öleli 3 yıl oluyor. Ama eserleri ölümsüz…
Zaten yazarı da var eden eserleri değil midir? Eseriniz ölmez ise, siz de yaşıyorsunuz işte!

İnce Memed kitabını ilk okuduğumu hatırlıyorum da kitabın sayfalarını açtığımda metrobüsteydim. Kendimi kaptırmış; evin durağını kaçırmış fakat bu duruma üzülmemiştim. Çünkü o an kitaptan koparsam okumaya devam edemeyeceğimi, kesin beni meşgul edecek bir şeyler çıkacağını düşünmüştüm.

Kitabı yalnızca okumakla kalmamış bir yandan da internetin nimetlerinden faydalanıp Yaşar Kemal’in kitapta bahsettiği o otları, bitkileri araştırmıştım. İşte o zaman anlamıştım ki “Çakırdikeni” bütün kötülüklerin anasıydı…

….

İnce Memed romanında, “Dağlar, çiriş kokar güzün” der Yaşar Kemal. İşte o “Çiriş:”

 

Daha kitabın başında Çakırdikenlerinin ayağına batışından bahseder Memed.
Çakırdikeni olmayan bir yerde tarla sürmek ister. Hayatta en çok istediği şeylerden biridir bu istek.

İşte o diken;

Uyuz oldum bu bitkiye. Bak garib Memed nasıl feryad eder:

(Çakırdikeni beni yer!)

 

Şu Çakırdikeni mevzusunu bir de Yaşar Kemal’den dinleyelim.

 

 

Çakırdikeni olayını anlamak önemli. Çünkü yazının başında da dediğim gibi Memed’in esas isyan sebebi, serüvenin başlangıcı bu Çakırdikeni’ne olan nefrete dayalı…

Gelgelelim her şeyi boylu boyunca anlatan romanlar bile azalmışken artık, Yasar Kemal’in yazdığı her kelimeye tek tek dikkat etmek gerekir. Kim bilir şu soruyu da kendimize sormalıyızdır belki;

“İyi kitap bildiğimizi hatırlatan mıdır yoksa bilmediğimizi öğreten mi?”

Roman bana çiftçiliği de öğretti biraz. Firez: biçilmiş tarlada kalan tahıl kökleri demekmiş

“Gece ıslak ıslak kokuyordu. Çam, gürgen, mantıvar, peryavşan (resimdeki), çobançırası, ter kokuyordu.”

Yaşar Kemal’in kitaplarında en çok “yalım” kelimesine rastlıyorum(Yalım: alev) Yahut bu kelimeye yabancı olduğum için bana öyle geliyor da olabilir. Aslında biz yeniyetme yazarlar Türkçe’yi bu kadar katletmeden önce eski romanları-öyküleri ders niteliğinde okumalıydık…

 

“Dünya para ile alınır, yürek alınmaz” der büyük ozan. O yüzden herkesi, ustanın ölüm yıl dönümününde bir ömürlük saygı duruşuna davet ediyorum.

 

Emrah Ateş

28 02 2017-2018

Devamı ...

Ben Yazarım Yazmasına da Zaman Buna Müsait Değil

Ekran Alıntısı

İlk not; Bu yazı ZİNE E-DERGİ’nin ikinci sayısında yayınlanmıştır. Derginin linkini en alta ekliyorum. 

….

Ben yazarım yazmasına da zaman buna müsait değil

( Ali Lidar’a gönderme içermez )

 

Son günlerde en çok düşündüğüm şey çalışmanın edebiyat hayatındaki yeri. İlk kitabımı çıkardığım zamanı hayatımda bir milat sayarsam eğer ( malum en büyük hayalimi gerçekleştirdim ) milattan önce okuduğum kitapları yeniden okumaya başladım son günlerde. Çünkü o yaşlara ait olan düşüncelerim şimdikilerle bir değil. Kendi hayatımdaki bu büyük evrimi görebilmek için kitaplar yeterliymiş meğer. Bunun farkına vardım.

Misal, Bundan 10 yıl önce okuduğum ve çok sevdiğim Sabahattin Ali eseri; Kürk Mantolu Madonna idi. İçimizdeki Şeytan’ı da okumuştum ama Kürk Mantolu Madonna ağır basmıştı o zamanlar. Şimdiyse durum bunun tam tersi.

Kitap içeriklerine baktığım zaman kendimde şunu görüyorum; o zamanki algım daha duygusal şeylere meyilliymiş. Malum ergen çağlarım, kızlardan ve aşktan başka düşündüğüm pek bir şey yok. İş güç, para, pul, umurumda değil. Neticede sana bakan birileri var ailende. Zaten olmasa bile hayatın çok da büyültülecek bir şey olmadığını düşünüyorsun o vakitler. O yüzden de daha duygusal şeylere meyilli oluyorsun. Cinsel açlık ve duygusal açlık ağır basıyor insanda. Bu yüzden olsa gerek kazandığın paraları bile yeri geliyor tek gecelik ilişkilere harcıyorsun.

Şimdi ise hayatın ciddiyeti beynimin her hücresine oluk oluk işlenirken algılarım da daha ciddi şeylere yöneliyor. Bu yüzden İçimizdeki Şeytan kitabı daha ağır basmaya başlıyor. İçimizdeki Şeytan biz büyüdükçe yaşlanmıyor, aksine; uyanıyor…

….

Devamı ...

Basit Görünen Şeyler

indir
“İnsanlık öldü mü?, dedim.
Yok, dedi, ölmedi, ölmedi ama, bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde?”
der Yaşar Kemal “Kuşlar da gitti” kitabında.
Zaman mı aynıydı,
yoksa her şeyin gittikçe kötüleşeceği daha önceden mi belliydi,
eskiler çok mu akıllıydı
yoksa biz o kadar aptallaştık ki tüm kehanetleri gerçek mi çıkarıyoruz bilemiyorum ama, Yaşar Kemal’in insanlık bir yerlerde sıkıştı dediği o günler, bu günler artık. Üstelik yalnızca onun değil, John Steinbeck’in, Sait Faik’in, Orwell’in dediği günlerdeyiz.
Oysa söz konusu iyilik ise, kolaylığa inandım ben hep. Çünkü basit görünen şeyler günümüzü güzelleştirebilir. Yani hiç tanımadığım biri yolda yanımdan geçerken bana gülerek merhaba dese, ben de başkalarına aynısını yapma gereği duyarım. Bu his yapışır üzerime. Ama hepimiz kendi yaşam alanlarımızda bile birbirimizi sürekli gördüğümüz halde tanımıyoruz. Aynı şirkette çalıştığımız insanlarla, komşularımızla hep yabancıyız. Oysa başka kimlerle yakın olabiliriz ki?
Devamı ...

Anı Koleksiyoncusu

camel-926435_1920

Neden hep eskiler daha güzel gelir insanın gözüne ? Çünkü hep bir şeyler çoğalacak ve hep bir şeyler az kalacak eskide. Az olan değerlidir arkadaşlar! Yeşillik azalacak, binalar çoğalacak misal. O yüzden eski İstanbul resimleri insanın gözüne güzel gelecek. Bu boktan İstanbul’un halini bile arayacak ileride çocuklarımız. Soğuk sitelerinde elinde tabletle torunlarımız büyürken, şuan Galata’ya yapılan iğrenç uzay çağı köprüsünden geçen trene binip, Starbuckstan kahve içmeye gidecekler.

Her şey çoğalacak; biz çoğalıyoruz en basiti. Yıllardır başımızdan gitmeyen politikacılar 3 çocuk 4 çocuk diye kendi tabanlarına baskı yaparken, kalabalıktan bıkacağız zamanla. Sevdiklerimiz ölüp gidecek sevmediklerimiz çoğalacak. Bu yüzden her gün bir öncekini, her gelen de gideni aratacak…

O yüzden fırsat buldukça sürekli resim çekerek bir yerlere depoluyorum. Çünkü zaman geçer, anılar baki kalır. Hepimiz eskiyeceğiz. Benim çocuğumun benim gibi ”keşke babamın daha çok fotoğrafı olsaydı” demesini istemiyorum.

“ Babamla daha çok fotoğrafım olsaydı…”

Devamı ...