close

Düzyazı

Radyo Programı Notları 6- Ahmet Erhan

fft1_mf7077

Ahmet Erhan 8 Şubat 1958’de Ankara’da doğdu

Gerçek adı Erhan Bozkurt’tur. Babası ise Ahmet İzzet Bozkurt. Çocuk yaşta babasını kaybeden şair, babasının adını kendi adının önüne koyarak mahlası haline getirmiş ve şiirlerini Ahmet Erhan olarak yaratmıştır

Çocukluğu babasının memuriyeti nedeniyle Mersin-Adana arasında geçti

Adana’da yaşadığı dönemlerde, Adana Demirspor’da Fatih Terim ile top koşturdu ama bir sakatlık sonucu futbolu bıraktı.

1976 yılında henüz 17 yaşındayken Militan dergisinde şiirleri yayınlanmaya başladı

Yine 1976 yılında babası öldüğünde alkole başladı. Alkol kalan hayatında büyük yer tuttu ve hep onunla anıldı. Sırf bu yüzden birçok yayınevi kendisine iş vermeyi reddetti

Akşam lisesinde okudu. Gündüzleri kantinde çalıştı

Gazi Üni. Eğitim Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirip çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı

Alacakaranlık şiir kitabıyla 1981 yılında Behçet Necatigil şiir ödülünü kazandı. Jüride Edip Cansever de vardı. “Sen bu yaşta bu kadar ölümü nereden öğrendin” diye sormuş Ahmet Erhan’a, eliyle sırtını sıvazlayarak. “Sizden” demiş Erhan…

78 kuşağının Ahmet Abisi olarak anıldı. Özellikle sol cenahı temsil eden şiirler yazdı. “Ölümü özledim anne” şiiri Ahmet Kaya tarafından “dardayım” şarkısında seslendirildi.

2 Temmuz 1993’de Madımak Oteli yangınında hayatını kaybeden Behçet Aysan, Sivas’a gitmeden önce Ahmet Erhan’ı arar ve otele onu da çağırır. Aynı zamanda yakın dostturlar. O sırada Datça’da olan Ahmet Erhan gitmeyi reddeder ve bir gün sahilde gezerken cep radyosundan Behçet Aysan’ın ve diğer şairlerin ölüm haberini duyar. Sonrasında kendinde bitmek bilmeyen bir tükenmişlik ve suçluluk duygusu başlayacaktır. Öyle ki eşi cenazesinde şair Caymaz’a şöyle der “Erhan o gün o yangından hiç kurtulamadı”

Babası 51 yaşında ölen şair bir röportajında “babamın öldüğü yaşı geçmek istiyorum” der ve 55 yaşındayken 4 Ağustos 2013’te şair Can Yücel gibi gırtlak kanserinden ölür.

BONUS

Öldüğünde mezar taşını Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal kendi elleriyle yaptı. Akdeniz’i çok seven yazar için sandal şeklinde mezar yapıp önüne “ülkesi Akdeniz” yazdı. Sandal ise, ölü ruhları diğer dünyaya taşıyan araç anlamında kullanılmaktadır.

Emrah Ateş
Homerostan Bize Kalan- 07 05 2019 tarihli radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 5- Can Yücel

can-yucel

Can Yücel 21 Ağustos 1926 yılında İstanbul’da doğdu

Eski Milli Eğitim Bakanı ve Köy Enstitüleri kurucularından olan Hasan Ali Yücel’in oğludur.

Can Yücel ikiz olarak doğmuş olup ikizi olan kardeşinin adı Canan’dır

Londra’da BBC Türkçe radyosunda spikerlik yaptı. Hatta Nazım Hikmet’in öldüğü gün BBC’deydi. O gece kahırdan içip içip uyuya kalmış programı yapamamıştır. Sonrasında BBC Stüdyo yetkilileri Can Yücel’in grev yaptığını düşünmüş. İşten çıkarmamışlar ama sonrasında anlaşmalı olarak Can Yücel istifasını sunmuş.

Askerliğini Kore’de yaptı

Dünyaca ünlü birçok yazarı çevirdi. En çok da Shakespeare’nin kitaplarını çevirdi. Shakespeare’nin tüm sonelerini çevirmeden ölmek istemiyordu

1989’da Datça’ya yerleşti, Leman ve Öküz dergilerinde yazmaya başladı

Antik Yunan Edebiyatını çok severdi, şiirlerinde sıkça rastlanır

Futbolcu olma hayali vardı ama hiçbir zaman gerçekleşmedi

İlk şiirini 10 yaşında yazdığında Peyami Safa’nın yönettiği Cumhuriyet çocuk ekinde yayınlandı

İlk kitabının kapağını Bedri Baykam yaptı

1956 yılında Güler Hanım ile evlendi, Yeni Hasan, Güzel ve Su adında üç çocuğu var

Siyasi çevirileri nedeniyle Adana cezaevinde yattı, aftan faydalanarak çıktı.

12 Ağustos 1999 yılında boğaz boşluğu kanseri (gırtlak) öldü; Datça’ya gömüldü. Heykeltraş Mehmet Aksoy tarafından mezartaşı yapıldı.

BONUS:

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2013- 2014 eğitim öğretim yılı için ortaöğretim 10. sınıflara dağıttığı “Dil ve Anlatım” kitabında “Her Şey Sende Gizli” adlı şiir Can Yücel imzasıyla yayınlandı. Can Yücel’in kızı Su Yücel’in verdiği bilgiye göre Can Yücel böyle bir şiiri hiç yazmadı…

Emrah Ateş

30.04.2019 tarihli Homerostan Bize Kalan radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 4- Sadık Hidayet

sadik-hidayet-600×400

Sadık Hidayet 17 Şubat 1903’te İran’da dünyaya geldi.

“DOĞUNUN KAFKASI” ya da “İRAN’IN N KAFKASI” olarak bilinir

İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır

Kendisini anlatırken basit bir insan olarak tanımlar:

“Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de.”

Yaşamak için büyük gereksinimler değil basit ihtiyaçlar olduğunu savunur; “ticaret bil, para alışverişinden anla, borç isteyecek kadar yüzsüz ol.”

“Dünyada iki türlü insan vardır; çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol! Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkar, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dans etmek yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım.”

Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi sever. Ressamlıkla da uğraşmıştır.

Ailenin tek çocuğudur. Bu yüzden hep ilgi odağı olarak büyümüştür.

Soylu ve varlıklı bir aileden gelmesine karşın yine de 5 -6 yaşlarındayken içine kapanık birine dönüşür

İran’da kitapları yasaklıdır. Bu yüzden Kör Baykuş’u ilkin Hindistan’da 50 nüsha olarak yayınlar. Üzerinde “İran’da basılması ve yayılması yasaktır” yazan bir mühür bulunur.

Bizde tüm eserleri YKY tarafından yayınlanmaktadır.

Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı Kör Baykuş’tur ve Türkçe’ye Behçet Necatigil çevirmiştir.

Matematik ve benzeri şeyleri sevmezdi. Yazmak isterdi hep. Bu yüzden mühendislikten cayar Paris’e geçer orada yalnızca sanatla ilgilenir.

İlk kitabı Rubaiyyât-ı Hâkim Ömer Hayyâm’ı (“Filozof Ömer Hayyam’ın Rubaileri”) yirmi yaşındayken yayınlar

25 yaşındayken Paris’te Marne Nehri’ne atlayarak intihara kalkışır. Son anda kurtarılır.

İntiharı ise bir ifade biçimi olarak görür:

“Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntiharda bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum”

Tüm bunlara rağmen ağabeyine yazdığı mektupta “bir hata işlediğini ama akıllandığını” yazar.

Çok sevdiği ve dönemin başbakanı olan eniştesi yobazlar tarafından öldürülür. Bu olay onu derinden sarsar.

Yaşadığı son dönemlerde Kafka çevirileriyle uğraşır. Kendisi yazamamaktan çok şikayetçidir.

Paris’te günlerce doğalgazı olan bir daire arar. Bir sabah traş olur, takım elbise giyer, cebine kalan parasını koyar, müsveddelerini yakar ve doğalgazı açarak aynı Sylvia Plath gibi intihar eder.

Sadık Hidayet’in ölümünü şöyle anlatmış 25 yıllık dostu Bozorg Alevi:

“Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı,
Championnet Caddesi’nde buldu aradığını;
9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı 
ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı.
Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu.
Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı.
Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.

Öldüğünde Kafka’nın yazıları yanında bulunmuştur.

Kabri, Yılmaz Güney’in de yattığı Père Lachaise Mezarlığı’ndadır

Bonus

Vejeteryandır. 1927’de, İnsan ve Hayvan’ın genişletilmiş şekli olan Fevâid-i giyahhârî (Vejetaryenliğin Yararları) yayımlanır. Hidayet, Hazret-i Ali’nin “Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın” sözüyle başladığı bu kitapta vejetaryenliği bütün boyutlarıyla ve nerdeyse bir dünya görüşü düzeyinde incelemektedir.

Bonus 2

Sadık Hidayet’ten Türkçeye yapılan ilk çeviri, bilindiği kadarıyla, Varlık dergisinin 1 Aralık 1957 tarihli 467. sayısında çevirmen adı belirtilmeden bir sunuş notuyla yayımlanan” Üç Damla Kan” öyküsü oldu.

Emrah Ateş

16 04 2019 tarihinde yayınlanan Homeros’tan Bize Kalan radyo programına ilişkin notlardır.

Devamı ...

Radyo Programı Notları -3 Sabahattin Ali ve Didem Madak ile ilgili bilgiler

sasssasa

SABAHATTİN ALİ

25 Şubat 1907’de ( aynı zamanda Fenerbahçe SK Kuruluş tarihidir) Bulgaristan’da doğdu

Sabahattin adını, babasının Prens Sabahattin ile olan dostluğundan aldı

Huzursuz bir ailede büyüdüğü söylenir. Öyle ki kaldığı yatılı olkulda ders çalışmak yerini kendini sanatsal faaliyetlere verdiği için ailesine geri gönderilmekle tehtid edilmiş, bunun üzerine intihar edeceğini beyan etmiş. Okul müdürü intihar etmesinden korktuğu için kendisini İstabul’da başka bir yatılı okula sevk etmiş.

Lisede edebiyat hocası Ali Nacip onun şiir ve yazılarının dergilerde yayınlanmasını sağlamış.

Ailesindeki huzursuzluğu bir yana, babasının ölümü onda derin iz bırakmış. “Babam için” şiirini yazmış

Öğretmenlik yıllarında çok borcu olduğu için Atatürk’ün öğretmenler yabancı dil öğrensin diye oluşturduğu projeyle Almanya’ya gitmiş Almanya’da Frolayn Puder isimli birine aşık oluyor ki bu kadar aslında Kürk Mantolu Madonna’daki “ Maia Puder” olarak girer hayatımıza

İkinci aşkı ise Melahat Muhtar’dır. Çocuklar gibi şiirini ona yazmıştır.

Orhan Veli’nin ölmeden önceki sevgilisi Nahit hanıma o da aşıktır ama karşılık bulmaz.

Hayatını düzene sokmak için evlenmek ister. O dönem konuştuğu Ayşe hanıma evlenme teklifinde bulunur ama red cevabı alır. Hemen peşine Aliye hanıma teklif eder, Aliye hanım kabul eder. S. Ali bu durumu gazete ilanıyla eski sevgilisine duyurur.

Sabahattin Ali’nin Aliye hanımdan Filiz adında bir kızı olur

Karısına ve kızına çok düşkündür. İyi bir aile babasıdır. “Canım Aliye Ruhum Filiz” isimli YKY tarafından basılan kitapta ise S. Ali’nin Aliye ve kızı Filiz için yazdığı mektuplar basılmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

Atatürk ve İnönü’ye hakaret içerdiği iddia edilen “hey memleketinden ayrılmayanlar şiiri” yüzünden bir yıl hapis yatar; öğretmenliğinden olur. Cezaevindeyken Atatürk’e suçsuz olduğunu ve yanlış anlaşıldığını içeren bir mektup yazar, af diler. Ama kabul görmez. Bir yıl aftan faydalanıp beraat eder ve o dönem Atatürk’ü ne kadar sevdiğini anlatan bir şiir yazar.

Atatürk’e yazdığı mektup

Öğretmenliğini geri alır

1946’da Aziz Nesin ile Marko Paşa dergisini kurar. Bu dergideki yazılar nedeniyle ara sıra içeri girer çıkar.

Marko Paşa kısıtlı imkanlarla çıkan bir dergidir. Mektuplarında dergiyi alacağını söyleyen bayiilerin son dakikada vazgeçtiğini, Ali ve Nesin’in 6000 adet dergiyi tek tek dolaşarak sattığını yazar.

Yine Marko Paşa’da yayınlanan bir yazısı yüzünden 3 ay yattıktan sonra Bulgaristan’a gitmek ister. Yurtdışı yasağı olduğu için kaçak yollardan gitmeye çalışır. Kendine klavuz tutar. Ali Ertekin isimli bu klavuz Bulgaristan sınırına giden yolda ormanlık bir alanda Sabahattin Ali’nin kafasına sert bir cisimle vurarak 2 NİSAN 1948 DE 41 YAŞINDA İKEN onu öldürür. Mahkemede ise Sabahattin Ali’yi bölücü olmakla suçlar, Bulgar ajanı olduğunu söyler ve kendisini de vatan sevdalısı olmakla savunur

BONUS

Sabah yıldızı belgeselinde anlatılana göre, Ali Ertekin, Sabahattin Ali’nin kafasına cisimle vurduktan sonra onu karakola götürür. Karakol’da bölücü olmakla suçlanan S. Ali, polisler tarafından işkence görür ve ölür. Sonrasında Ali Ertekin cesedi ormanlık bir alanda yok eder. Suçu üstlenir. Sabahattin Ali’nin bu sebeple mezarı yoktur. Kırklareli’nde anıtı vardır

BONUS 2

2018 yılı itibariyle yazarın ölümünden 70 yıl geçtiği için kitaplarının telifi düştü ve artık isteyen herkes Sabahattin Ali basabilir.

DİDEM MADAK

8 Nisan 19670’de İzmir’de doğdu

Ömrü iki Füsun arasında geçti, annesi ve kızı Füsun…

Işıl isimli kendinden 6 yaş küçük kardeşi vardır

Annesi 38 yaşında ölürken, Didem henüz 12 yaşındaydı

Annesinin acısını içine sindiremez. Bu yüzden şiirlerinde hep anne acısı ön planladır.

Annesi Füsun da şiir hayranıdır. Annesinin varlık dergisi koleksiyonunun ve şiir günlüklerini teyzesi Didem Madak’a verir. Böylelikle şiire daha çok bağlanır

Dokuz eylülde hukuk okur ama birinci sınıfta okulu bırakarak evlenir. Evliliği uzun sürmez, boşanır.

Maddi durumu kötü olduğu için İzmir’de bir bodrum katında yaşar. En güzel eserlerini burada yazar.

Kendi tabiriyle “Kadınlığından arınmak için” tesettüre girer. Yazdığı şiirleri kardeşi gizlice İnkilap Şiir Ödülleri yarışmasına gönderir. Birinci olduğunu öğrenen Madak, ödülü almaya giderken tesettürünü bırakır ve bir daha kapanmaz.

Didem ve Eşi Timur Çelik

2005’te ikinci kocası Timur ile tanışır.

Füsun isimli bir kız çocuğu dünyaya getirir. O gün şairliği bırakır.

21 Temmuz 2011’de, kızı henüz 3 yaşında iken Didem Madak 41 yaşında, (Sabahattin Ali ile aynı yaşta) kolon kanserinden ölür

BONUS

Madak’ın 2009 yılında Şükran Yücel’e gönderdiği e-postanın ekindeki metin aynen şöyledir:

“Canım Kızım

Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!

Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”

Bonus 2

Eşi ile birlikte çektiği bir kısa film bulunmaktadır. Meraklısı için:


https://www.youtube.com/watch?v=AdtcoUl5ch4

Bonus 3


Kızı Füsun son hali:

Emrah Ateş- 09 04 2019 tarihli 3. Homeros’tan Bize Kalan yayınına ait notlardır.

Devamı ...

Radyo Programı Notları 2- Nilgün Marmara ve Sylvia Plath

nilgun-marmara-sylvia-plath

Bu bölümde ikinci radyo programında bahsettiğimiz Nilgün Marmara ve SYLVİA Plath’e ilişkin bazı notlar ve görseller paylaşacağımız. Daha çok soru ve bilgi için benimle iletişime geçebilirsiniz.

Nilgün Marmara

Nilgün Marmara 13 Şubat 1958’de doğdu. 

Ece Ayhan onun için dünyaya yaralı şair” dermiş

Ortaokul ve liseyi Kadıköy’de okuyan şair Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne gitti. Slyvia Path’in intiharını tez konusu olarak yazdı. O zamanlar sonunun ona benzeyeceğini bilmiyordu tabii ama belki de düşünüyordu. Belki de onu ilk kez bu araştırma tetikledi. Kim bilir…

Hastaydı, kendisinde Manik Depresif teşhisi konulmuştu.

1982 yılında Kağan Önal’la evlenip hayatına Kızıltoprak’ta devam etti.

Nilgün Marmara ve Kağan Önal

Kızıltoprak artık dönemin ünlü şairlerinin uğrak noktası olmuştu. Başta Ece Ayhan olmak üzere Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi şairlerle bu evde görüşürdü.

Nilgün, Ece Ayhan, Haydar Ergülen

Cemal Süreya ise Amerikalı yazar Fitzgerald’ın karısına çok benzediği için Zelda dermiş ona. Çılgın Zelda!

zelda fitzgerald

13 Ekim 1987’de henüz 29 yaşındayken arkadaşlarıyla güzel zamanlar geçirdiği bu evin 5. Katından atlayarak intihar etti.

İntihar notunda “şiirlerimi daktiloya basabilirsiniz” yazıyordu

Ölmeden kısa süre önce kocasına verdiği metin ve şiirler, ölümünün ardından “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ve “Metinler” olarak iki ayrı kitap halinde yayımlandı.

BONUS:

Lale Müldür, Nilgün Marmara’nın ölümünden yıllar sonra ortaya bir iddia atar. Nilgün Marmara intihar etmemiş, aşağıya atılmıştır. Hem de kayınperedi tarafından. Nilgün Marmara’nın eşi ise bunu reddeder, eşinin babasıyla arasının çok iyi olduğunu söyler.

Sylvia Plath

Sylvia Plath

Sylvia Plath  27 Ekim  1932’de Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak ABD Massachusetts’te doğdu

Babasını çocuk yaşında kaybetti. Bu acıdan hiç sıyrılamadı. Sekiz yaşında ilk şiirini babasına yazdı

Onun da Nilgün Marmara gibi “manik depresif atak bozukluğu” vardı. Lisede ilk intihar denemesini gerçekleştirdi.

Tüm bu depresyonlara karşın çok başarılı bir öğrenciydi. Cambridge Üniversitesini burslu okudu.

Sylvia Plathin ismi Virginia WoolfSimone de BeauvoirMarguerite Duras gibi isimlerle beraber 20. yüzyılınen büyük kadın edebiyatçıları arasında geçer. Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden biri olan Plath,“Sırça Fanus” isimli eseriyle bilinir

Kendi gibi yazar olan Ted Hugles’le evlendi

Slyvia & Ted

Bu evlilikten İki çocuğu olmuştur, bir erkek bir kız.. Frieda ve Nicholas’


Frieda ve Nicholas çocukken…

Evlenince yazarlığının azaldığını düşündü için ve de aşırı kıskanç olduğundan evliliğini bitirdi

11 Şubat 1963’te sabah uyandı, çocuklarının kahvaltısını verdi, odalarının kapı deliğine kapı altına bez sıkıştırdı, mutfağa gitti ve gazı açıp intihar etti. Henüz 30 yaşındaydı.

Sylvia’nın oğlu da yıllar sonra annesinin kaderini yaşar, kendini asarak intihar eder.

BONUS

Slyvia’nın intiharından sonra çocuklar babasına geçer. Ted’in yeni karısı o sırada hamiledir. Ama iki çocuğa daha bakmak zorunda kalacağı için çocuğunu aldırır. Yıllar sonra ise kızını da yanına alarak o da Sylvia gibi gazı açarak intihar eder; kızıyla birlikte ölür.

Emrah Ateş- 02 04 2019 Radyo programı notu

Devamı ...

HOMEROS’TAN BİZE KALAN

afiş 1

Teknolojinin hızlı geçişlerine maruz kalmadan önce, bizim gibilerin evinde renkli televizyon olması zenginlik sayılırdı ve biz zengin değildik aslında. Bu yüzden önce radyo vardı evimizde, evlerimizde… Radyonun içerisinde minik minik adamları sakladıklarını zannedip kırmışım vakti zamanında. Evin en değerli şeyini kırmak çocuklukla örtbas edilecek kadar değersiz değildi tabii, çekmiştim cezasını. O zamanlar ağlayarak, şimdi ise gülerek anlatıyor insan böyle hikayeleri

O büyülü kutucuğun içinde olmak istedim hep. Saklandığını düşündüğüm adamlar gibi olmak istedim. Görünmeden, konuşarak tanınmak hep bir başka geldi bana. Belki de bu yüzden yazıyordum. Yazdıklarımdan bir ses bir yüz yaratsınlar istedim. Sesimden bir yüz yaratsınlar…

Birinin bana sürekli bakması bile bende heyecan yaratırken tabii ki kameraların önünü değil de radyo istasyonlarını isteyecektim. Şaşılacak bir şey miydi bu? Değildi. Bu yüzden ek para kazanayım diye gittiğim figüranlıklarda bile başarısız olup bırakmamış mıydım?

Radyo kanalları bir bir kapanırken bir yandan da internetten kendi radyo kanalını bile kurma imkanının doğması, ama giderek daha da az dinlenmesi her ne kadar acı verse de, söyleyecek sözümüz çoktu ama bunu konuşacak bir yer lazımdı. Bundan 2 sene önce Numan Çakır​ işte tam da bu yüzden aramıştı beni. Okuduğu üniversitede bir radyo programı yapacaktı ve bir ortağa ihtiyacı vardı. Atladım hemen üzerine. 1 yıl sürdü bu gereksiz ve düzensiz ama bir o kadar da manalı konuşmalar. Hatta üniversiteler arasındaki radyo yarışmasında ikinci olacak kadar iyi yaptık işimizi. Karşılığında adımızın yazılı olduğu birer termos bardak aldık ama olsun. Sonra Numan memleketine gitti, büyük şehirleri de terk edebilen insanlar olduğunu o zaman öğrendim. Radyo defteri kapandı

Ama şans bu ya, aynı fırsat bu defa çocukluk arkadaşım Tolga Yazıcı’dan geldi. Yine bir üniversite radyosunda, yine aynı programı yapacaktık. Yapmaya da başladık. Ben bu yazıyı yazarken yeni dönemin üçüncü programı geride kalmış bile.

Homeros’tan Bize Kalan her Salı radyoaltinbas.com adresinde. Bizim için hikayesi büyük. Siz de dinlerseniz ne ala…

Devamı ...

Öykünün öyküsü 1- Çatlak

tumblr_inline_mhtn9ppW9b1qz4rgp

“İNSANIN mayası toprak. Vakti gelince çatlamaya başlıyor,” dedim içimden; annemin çatlamış ellerine takılmıştı gözüm. Sadece eli de değil üstelik, yüzü, kolu, vücudunda benim görebildiğim her yeri, belki görmediğim yerleri de kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı annemin. Zaman insana varlığını böyle ispat ediyordu belki de.” Güzel Şeylerin Yokluğu – Çatlak

Öykü mü insanı kovalar, insan mı öyküyü yakalar, hiç çözemedim bunu. Bazen rastlantısal olsa gerek “bugün başıma bir öykü gelecek” diyorum ve geliyor. Bazense, hatta çokça zaman, elime kâğıdı kalemi alıp, gözlerimi uzun uzun kapatıp zaman tünelinde yolculuk yapmaya, oradan yazılacak bir şey çıkarmaya çalışıyorum ama hiçbir şey bulamıyorum. Bu sebeple ola ki öykü beni bulursa diye, hemen not alıp yazmaya çalışıyorum. Genelde kötü kaderim oyununu oynayıp ne zaman yazacak durumum olmasa o zaman ilham perilerini bana yolluyor. Sonradan yazmaya kalkışsam da ilk aklıma gelen gibi olmaz hiç. Yazdığımı beğenirim ama düşünmeden edemem “tam da o an yazsam nasıl olurdu acaba” diye…

Yazdığım birçok öykü gerçek olaylara (yaşanan, yaşanılan, yaşanıp da üzerine öykülediğim) dayandığı için hepsinin farklı farklı anısı vardır sanırım bende. Ama özellikle biri hala canımı acıtır:

Annemin kanser tedavisi gördüğü zamanlardı. Ben ömrüm boyunca nefret ettim hastanelerden ve cenaze yerlerinden. Ama maleseftir ki hasta olanı ziyaret, cenazesi olanın da duasına gitmek gerekir. İçinde hiç bulunmak istemediğim bu iki ortamın ikisinde de hayat tarafından “olma zorunluluğunda” bırakılmak hiç hoş değil. Bahsettiğim kişi annem evet, ama yine de istemiyordum oraya gitmek. Hem daha kötü değil mi insanın canının parçası olan insanı o şekilde görmesi, görüp de bir şey yapamaması…

Çatlak isimli öykümde işte o hastane ziyaretini yazmıştım; üstelik annemin yanıbaşındayken. Konuşmuyordu çünkü benimle. Gözlerini yummuş, çatlamış ellerini göbeğinin üzerine koymuş uyumuş numarası(bence) yapıyordu. Ellerine uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Ellerini toprağa benzettiğimi, sonra annemi toprağa koyma ihtimalimiz olduğunu, insanın topraktan geldiğini, yine oraya gittiğini, daha yaşarken insanın nasıl da toprağa dönüşmeye başladığını fark etmiş ve bunu not almıştım defterime. Not alırken de utanmış, biri görür de ayıplar diye korkmuştum. O korku belki sindiğindendir öykünün üzerine, Güzel Şeylerin Yokluğu kitabımı kim okursa okusun ilkin Çatlak öyküsünden bahseder bana. Gelgelim bazen öyle basit notlar almaya başlarken durduramam kendimi, yazmaya devam ederim. Öyle de oldu, ufak bir not birden öyküye dönüştü. Üstelik öykünün en tıkandığım yerinde annem bana seslenmiş, bana ona cevap verdiğimde sesimi tanıyamamış, beni diğer evladıyla karıştırmıştı. Kendi başlattığı öyküyü kendisi sonlandırmıştı.

Aradan iki yıl geçti, üç kitabı olan bir yazarın ne annesinin ne de babasının onun kitaplarını okuyamadan göçüp gitmiş olması da öykü değil midir sizce?

Emrah Ateş

Not: ilkin bu yazı edebiyatburada.com için yazılmıştır.

Devamı ...

Güzel Şeylerin Yokluğu’nda geçen 14 kitap önerisi:

cicek-bar-da-kitap-mezati-basliyor-393068-5

Güzel Şeylerin Yokluğu, en yakın arkadaşının sevgilisine aşık adamın, onlara nikah şahidi olmasıyla başlayıp, abisinden nefret eden bir gencin yine abisinin doğan çocuğunu taparcasına sevmesiyle bitiyor. Bu iki farklı ama aslında hiç de yabancısı olmadığımız hayatlar arsında birçok karaktere sahip kitap.

Toplamda 14 öykü var ve bu 14 öyküden ilki olan Şahit’te karakterimiz okunacak kitaplar listesinden bahsediyor. Arkadaşı kızı tavlayabilsin diye “okunacaklar listesi” yapıp arkadaşına veren karakterimizin işte önerdiği 14 kitap:

yazar notu: benim kıt aklım Hasan Ali’nin “ben bir gürgen dalıyım” kitabını “ben bir gürgen ağacıyım,” diye, Yaşar Kemal’in o nefis “ağrı dağı efsanesi’ni” “ağrı dağı destanı” olarak yazmış kitaba. Çünkü ben bu kitapları insalara sözlü bir şekilde de önerirken sürekli (niyeyse) destan ve ağaç kelimelerini kullandığım için, bakar kör olmuşum, görmemişim, affedin. Gelgelelim, kitap basım aşamasına girmeden önce okuyanlar da görmedi bunu. Ama ben kendimi bu hususta Hasan Ali Toptaş’ın şu söylemiyle savunmak isterim: Ufak yanılgılar, okuru dinç tutar!

1- Ferhan Şensoy- Düşbükü

2- Emile Ajar- Onca Yoksulluk Varken

3- Sadık Hidayet- Kör Baykuş

4- Tarık Dursun K- Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep

5- Füruzan- Sevda Dolu Bir Yaz

6- Bekir Yıldız- Kara Vago

7- Steinbeck- Fareler ve İnsanlar

8- Sait Faik- Mahalle Kahvesi

9- Orhan Kemal- Avare Yıllar

10- Hasan Ali Toptaş- Ben Bir Gürgen Dalıyım

11- Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi

12- Proust- Swanların Tarafı

13- Barış Bıçakçı- Sinek Isırıklarının Müellifi

14- Ferit Edgü- O

Emrah Ateş

16 11 2018

Devamı ...

“GÜZEL ŞEYLERİN YOKLUĞU” çıktı!

44894423_10156751924202229_8722305600026836992_n

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde. Yıllarca yanıbaşında yaşayan Selim’in, bu yüzü
güzelleştirmesine nasıl izin vermediğini, sunulan zenginlikleri
nasıl kör bir inatla geri ittiğini gördü. “Bir dostun varlığı
güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir
önemli olan” sözünü söyleyen Turgut’un fakir
suratını gördü”

Oğuz Atay-Tutunamayanlar

 

Ben yıllardır yazıyorum, bu ilk değil, son da olmayacak. Çocukken sınıftaki kızları etkilemek için maniler yazardım misalen. Sonra birbaşkasını etkilemek için yazdığım şeyler başkalarını değil yalnızca beni etkiledi. Etki büyüdü büyüdü büyüdü. Yazmak terapi, yalnızlıktan kurtulma biçimi oldu trajikomik hayatımda. “Ooo anlatsam roman olur” dedim ve anlattım hep. Yazdım yazdım yazdım. Bu benim hayatım diyecek şekilde yazmadım belki ama kendi hayatımdan, herkesin hayatından bir şeyler yazdım tüm kitaplarımda

Şu aşağıda elleri cebinde gördüğünüz çocuk var ya, daha Don Kişot’u yeni okumuştu o zamanlar. Fareler ve İnsanlar ile tanışmamıştı henüz. Seviyordu kitap okumayı ama gözü diğer çocukların sürdüğü eşyalardaydı. Para biriktirip kaykay almıştı. Aldı dediysem de hurdacıdan, ikinci el. Yine de onundu işte. Sonra attı babası bu salak kesin sürerken araba çarpar diye. O yüzden eli cebinde hep izledi insanları. Onları, onların olanı… Hayatımın özeti: “herkesin bir şeyi vardı benim yoktu”

O zamanlar aklımda yoktu kitap çıkarmak. Çocukken büyülü geliyor böyle şeyler insana. Öyle de gelmeli belki de. Şimdi benim gibi her önüne gelen kitap bastırabiliyor işte! Kalmadı büyüsü. Hasan Ali’nin de dediği gibi “bir kazadır oldu kusura bakmayın; yazmış bulundum” diye özür diledim okuyucudan son kitabımda

Gelgelelim, ilk kitabım çıktığında liseye giden bir okurum, hafta sonu fuara geldi üniversite öğrencisi olarak. Bir okur büyütmüşüm dedim; ne güzel… Böyle zamanlarda yeniden buluyor beni yazar olmanın, yazmanını büyüsü…

İnsanlar “yazdıklarını kim okuyacak” dediği zamanlarda blog yazarıydım daha. Bir mail düşmüştü mailime hep anlatırım, aşk acısı çeken bir yaşıtımın duygu yüklü mailiydi. Teşekkür ediyordu bana. Ne zaman yazmaya küsesim gelse bu örnekleri hatırlarım. Çünkü tepkiler değişmedi, “kaç para kazanıyorsun”a döndü sadece.

Hoş şimdi de entelektüel olmayan çevrem kitap çıkardım diye dalga geçmeye devam ediyor hala ama biliyorum, güzel şeylerin yokluğu her zaman var, bu da onlardan biri işte. Ben de zaten o insanları yazıyorum biraz, varsın olsunlar o zaman; iyi ki varlar hatta!

Karışık konuştum biraz ama inanın heyecanım büyük. Ben hep buradaydım belki ama yeniden aranıza dönmüş gibi  sevinçliyim. Çünkü bu kitap sesim oldu. Okurken benim sesimi duyacaksınız. Umarım okursunuz. Umarım seversiniz…

Not: Fuar programım aşağıdaki resimde, internet satış linki ise bir altta; tık tık 

https://www.dr.com.tr/Kitap/Guzel-Seylerin-Yoklugu/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001783818001

Devamı ...

İsmail Devrim’in oğlunu anlamak

Dnsb6mUWsAAmiYP

İsmail Devrim yakın zamanda intihar eden bir baba. Oğluna okul pantolonu alamadığı için oğlu okuldan atılıyor, baba ise durumu öğrenince bunu gururuna yediremeyip intihar ediyor. Yaşadığımız hayat bazen insanı içinden çıkılmaz hale getirebilir. Elbette tüm sorun yalnızca pantolon değildir, kişinin hayatına eğildiğimizde onlarca belki yüzlerce onu bu duruma iten sorunlarla karşılaşabiliriz. Ama ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum; Hassasiyetsizlikten…

Hassasiyet, o çocuğun okulun alınmamasını engellerdi. Kimse mevcut durum ne olursa olsun, gerçekten parası olduğu halde pantolonsuz bile geliyor olsa o çocuğun okuldan atılmasına sebep olamaz. Yetişme çağında bir çocuğun onurunu, gururunu ayaklar altına alıp onda derin yaralar açamaz. İlkokulu okul aile birliğinin yardımıyla geçiren biri olarak söylüyorum bunu. O günlerle ilgili hafızamda derin yaralarım var:

Yardım zamanlarında isim listelerindeki çocuklar çağrılırdı sınıfta. İsimlerin okunacağı günler okuldan kaçardım ya da adımı duymamazlıktan gelir çoğu zaman da ihtiyacım olduğu halde “ihtiyacım yok hocam” derdim utancımdan. 8. sınıfın son günü okul müdürü “aidatını ödemeyenler sınıfa girmesin” diye anons yapmıştı biz bahçede beklerken. Hepimiz karne alacağız diye çok heyecanlıydık ve takdir getirecektim eve her zamanki gibi. Ama okula girmemiştim, girememiştim. Okul döneminde defalarca aidat istenmişti ama ben babama aidatı istediler diyememiştim. Giremezdim bu konulara. Gecekonduda yaşayanlar bilir böyle bir evde yaşamanın erkek çocuklarına çöken fakir hüznünü. İsteyemezler öyle ana-babadan bir şey. Okulun son günü bu yüzden kimseyle vedalaşamadan çektim gittim. Aradan 14-15 yıl geçti ama ben o günleri unutmadım, unutamadım. Arkadaşlarımla vedalaşamamanın hüznünü hep hissettim üzerimde.

Şimdi İsmail Devrim’in oğlunun yerine koyuyorum da kendimi, bir pantolon yüzünden okula alınmayışının o kahredici acısını o kadar iyi hissediyorum ki.. Hassasiyet yaşamımız için çok önemli arkadaşlar, çok! O yüzden bilhassa öğretmenlere seslenmek istiyorum; öğrencilerinizi bir çiçeği büyütür gibi büyütün lütfen. Onlar kırılgan, çok kırılgan. Bazen siz yetişemiyorsunuz görmeye ama onlar bir süre sonra soluyor, öyle devam ediyor yaşamlarına. Sebebinin siz olduğunu bilmiyorsunuz bile. Belki de bu yüzdendir durmadan çocuklara yönelik okul çocuklarına yönelik yardımlar düzenliyorum ya da katılıyorum; o günlerin acısını çıkarır gibi…

 

Emrah Ateş

24.09.2018

Devamı ...