close

Düzyazı

HOMEROS’TAN BİZE KALAN

afiş 1

Teknolojinin hızlı geçişlerine maruz kalmadan önce, bizim gibilerin evinde renkli televizyon olması zenginlik sayılırdı ve biz zengin değildik aslında. Bu yüzden önce radyo vardı evimizde, evlerimizde… Radyonun içerisinde minik minik adamları sakladıklarını zannedip kırmışım vakti zamanında. Evin en değerli şeyini kırmak çocuklukla örtbas edilecek kadar değersiz değildi tabii, çekmiştim cezasını. O zamanlar ağlayarak, şimdi ise gülerek anlatıyor insan böyle hikayeleri

O büyülü kutucuğun içinde olmak istedim hep. Saklandığını düşündüğüm adamlar gibi olmak istedim. Görünmeden, konuşarak tanınmak hep bir başka geldi bana. Belki de bu yüzden yazıyordum. Yazdıklarımdan bir ses bir yüz yaratsınlar istedim. Sesimden bir yüz yaratsınlar…

Birinin bana sürekli bakması bile bende heyecan yaratırken tabii ki kameraların önünü değil de radyo istasyonlarını isteyecektim. Şaşılacak bir şey miydi bu? Değildi. Bu yüzden ek para kazanayım diye gittiğim figüranlıklarda bile başarısız olup bırakmamış mıydım?

Radyo kanalları bir bir kapanırken bir yandan da internetten kendi radyo kanalını bile kurma imkanının doğması, ama giderek daha da az dinlenmesi her ne kadar acı verse de, söyleyecek sözümüz çoktu ama bunu konuşacak bir yer lazımdı. Bundan 2 sene önce Numan Çakır​ işte tam da bu yüzden aramıştı beni. Okuduğu üniversitede bir radyo programı yapacaktı ve bir ortağa ihtiyacı vardı. Atladım hemen üzerine. 1 yıl sürdü bu gereksiz ve düzensiz ama bir o kadar da manalı konuşmalar. Hatta üniversiteler arasındaki radyo yarışmasında ikinci olacak kadar iyi yaptık işimizi. Karşılığında adımızın yazılı olduğu birer termos bardak aldık ama olsun. Sonra Numan memleketine gitti, büyük şehirleri de terk edebilen insanlar olduğunu o zaman öğrendim. Radyo defteri kapandı

Ama şans bu ya, aynı fırsat bu defa çocukluk arkadaşım Tolga Yazıcı’dan geldi. Yine bir üniversite radyosunda, yine aynı programı yapacaktık. Yapmaya da başladık. Ben bu yazıyı yazarken yeni dönemin üçüncü programı geride kalmış bile.

Homeros’tan Bize Kalan her Salı radyoaltinbas.com adresinde. Bizim için hikayesi büyük. Siz de dinlerseniz ne ala…

Devamı ...

Öykünün öyküsü 1- Çatlak

tumblr_inline_mhtn9ppW9b1qz4rgp

“İNSANIN mayası toprak. Vakti gelince çatlamaya başlıyor,” dedim içimden; annemin çatlamış ellerine takılmıştı gözüm. Sadece eli de değil üstelik, yüzü, kolu, vücudunda benim görebildiğim her yeri, belki görmediğim yerleri de kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı annemin. Zaman insana varlığını böyle ispat ediyordu belki de.” Güzel Şeylerin Yokluğu – Çatlak

Öykü mü insanı kovalar, insan mı öyküyü yakalar, hiç çözemedim bunu. Bazen rastlantısal olsa gerek “bugün başıma bir öykü gelecek” diyorum ve geliyor. Bazense, hatta çokça zaman, elime kâğıdı kalemi alıp, gözlerimi uzun uzun kapatıp zaman tünelinde yolculuk yapmaya, oradan yazılacak bir şey çıkarmaya çalışıyorum ama hiçbir şey bulamıyorum. Bu sebeple ola ki öykü beni bulursa diye, hemen not alıp yazmaya çalışıyorum. Genelde kötü kaderim oyununu oynayıp ne zaman yazacak durumum olmasa o zaman ilham perilerini bana yolluyor. Sonradan yazmaya kalkışsam da ilk aklıma gelen gibi olmaz hiç. Yazdığımı beğenirim ama düşünmeden edemem “tam da o an yazsam nasıl olurdu acaba” diye…

Yazdığım birçok öykü gerçek olaylara (yaşanan, yaşanılan, yaşanıp da üzerine öykülediğim) dayandığı için hepsinin farklı farklı anısı vardır sanırım bende. Ama özellikle biri hala canımı acıtır:

Annemin kanser tedavisi gördüğü zamanlardı. Ben ömrüm boyunca nefret ettim hastanelerden ve cenaze yerlerinden. Ama maleseftir ki hasta olanı ziyaret, cenazesi olanın da duasına gitmek gerekir. İçinde hiç bulunmak istemediğim bu iki ortamın ikisinde de hayat tarafından “olma zorunluluğunda” bırakılmak hiç hoş değil. Bahsettiğim kişi annem evet, ama yine de istemiyordum oraya gitmek. Hem daha kötü değil mi insanın canının parçası olan insanı o şekilde görmesi, görüp de bir şey yapamaması…

Çatlak isimli öykümde işte o hastane ziyaretini yazmıştım; üstelik annemin yanıbaşındayken. Konuşmuyordu çünkü benimle. Gözlerini yummuş, çatlamış ellerini göbeğinin üzerine koymuş uyumuş numarası(bence) yapıyordu. Ellerine uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Ellerini toprağa benzettiğimi, sonra annemi toprağa koyma ihtimalimiz olduğunu, insanın topraktan geldiğini, yine oraya gittiğini, daha yaşarken insanın nasıl da toprağa dönüşmeye başladığını fark etmiş ve bunu not almıştım defterime. Not alırken de utanmış, biri görür de ayıplar diye korkmuştum. O korku belki sindiğindendir öykünün üzerine, Güzel Şeylerin Yokluğu kitabımı kim okursa okusun ilkin Çatlak öyküsünden bahseder bana. Gelgelim bazen öyle basit notlar almaya başlarken durduramam kendimi, yazmaya devam ederim. Öyle de oldu, ufak bir not birden öyküye dönüştü. Üstelik öykünün en tıkandığım yerinde annem bana seslenmiş, bana ona cevap verdiğimde sesimi tanıyamamış, beni diğer evladıyla karıştırmıştı. Kendi başlattığı öyküyü kendisi sonlandırmıştı.

Aradan iki yıl geçti, üç kitabı olan bir yazarın ne annesinin ne de babasının onun kitaplarını okuyamadan göçüp gitmiş olması da öykü değil midir sizce?

Emrah Ateş

Not: ilkin bu yazı edebiyatburada.com için yazılmıştır.

Devamı ...

Güzel Şeylerin Yokluğu’nda geçen 14 kitap önerisi:

cicek-bar-da-kitap-mezati-basliyor-393068-5

Güzel Şeylerin Yokluğu, en yakın arkadaşının sevgilisine aşık adamın, onlara nikah şahidi olmasıyla başlayıp, abisinden nefret eden bir gencin yine abisinin doğan çocuğunu taparcasına sevmesiyle bitiyor. Bu iki farklı ama aslında hiç de yabancısı olmadığımız hayatlar arsında birçok karaktere sahip kitap.

Toplamda 14 öykü var ve bu 14 öyküden ilki olan Şahit’te karakterimiz okunacak kitaplar listesinden bahsediyor. Arkadaşı kızı tavlayabilsin diye “okunacaklar listesi” yapıp arkadaşına veren karakterimizin işte önerdiği 14 kitap:

yazar notu: benim kıt aklım Hasan Ali’nin “ben bir gürgen dalıyım” kitabını “ben bir gürgen ağacıyım,” diye, Yaşar Kemal’in o nefis “ağrı dağı efsanesi’ni” “ağrı dağı destanı” olarak yazmış kitaba. Çünkü ben bu kitapları insalara sözlü bir şekilde de önerirken sürekli (niyeyse) destan ve ağaç kelimelerini kullandığım için, bakar kör olmuşum, görmemişim, affedin. Gelgelelim, kitap basım aşamasına girmeden önce okuyanlar da görmedi bunu. Ama ben kendimi bu hususta Hasan Ali Toptaş’ın şu söylemiyle savunmak isterim: Ufak yanılgılar, okuru dinç tutar!

1- Ferhan Şensoy- Düşbükü

2- Emile Ajar- Onca Yoksulluk Varken

3- Sadık Hidayet- Kör Baykuş

4- Tarık Dursun K- Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep

5- Füruzan- Sevda Dolu Bir Yaz

6- Bekir Yıldız- Kara Vago

7- Steinbeck- Fareler ve İnsanlar

8- Sait Faik- Mahalle Kahvesi

9- Orhan Kemal- Avare Yıllar

10- Hasan Ali Toptaş- Ben Bir Gürgen Dalıyım

11- Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi

12- Proust- Swanların Tarafı

13- Barış Bıçakçı- Sinek Isırıklarının Müellifi

14- Ferit Edgü- O

Emrah Ateş

16 11 2018

Devamı ...

“GÜZEL ŞEYLERİN YOKLUĞU” çıktı!

44894423_10156751924202229_8722305600026836992_n

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde. Yıllarca yanıbaşında yaşayan Selim’in, bu yüzü
güzelleştirmesine nasıl izin vermediğini, sunulan zenginlikleri
nasıl kör bir inatla geri ittiğini gördü. “Bir dostun varlığı
güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir
önemli olan” sözünü söyleyen Turgut’un fakir
suratını gördü”

Oğuz Atay-Tutunamayanlar

 

Ben yıllardır yazıyorum, bu ilk değil, son da olmayacak. Çocukken sınıftaki kızları etkilemek için maniler yazardım misalen. Sonra birbaşkasını etkilemek için yazdığım şeyler başkalarını değil yalnızca beni etkiledi. Etki büyüdü büyüdü büyüdü. Yazmak terapi, yalnızlıktan kurtulma biçimi oldu trajikomik hayatımda. “Ooo anlatsam roman olur” dedim ve anlattım hep. Yazdım yazdım yazdım. Bu benim hayatım diyecek şekilde yazmadım belki ama kendi hayatımdan, herkesin hayatından bir şeyler yazdım tüm kitaplarımda

Şu aşağıda elleri cebinde gördüğünüz çocuk var ya, daha Don Kişot’u yeni okumuştu o zamanlar. Fareler ve İnsanlar ile tanışmamıştı henüz. Seviyordu kitap okumayı ama gözü diğer çocukların sürdüğü eşyalardaydı. Para biriktirip kaykay almıştı. Aldı dediysem de hurdacıdan, ikinci el. Yine de onundu işte. Sonra attı babası bu salak kesin sürerken araba çarpar diye. O yüzden eli cebinde hep izledi insanları. Onları, onların olanı… Hayatımın özeti: “herkesin bir şeyi vardı benim yoktu”

O zamanlar aklımda yoktu kitap çıkarmak. Çocukken büyülü geliyor böyle şeyler insana. Öyle de gelmeli belki de. Şimdi benim gibi her önüne gelen kitap bastırabiliyor işte! Kalmadı büyüsü. Hasan Ali’nin de dediği gibi “bir kazadır oldu kusura bakmayın; yazmış bulundum” diye özür diledim okuyucudan son kitabımda

Gelgelelim, ilk kitabım çıktığında liseye giden bir okurum, hafta sonu fuara geldi üniversite öğrencisi olarak. Bir okur büyütmüşüm dedim; ne güzel… Böyle zamanlarda yeniden buluyor beni yazar olmanın, yazmanını büyüsü…

İnsanlar “yazdıklarını kim okuyacak” dediği zamanlarda blog yazarıydım daha. Bir mail düşmüştü mailime hep anlatırım, aşk acısı çeken bir yaşıtımın duygu yüklü mailiydi. Teşekkür ediyordu bana. Ne zaman yazmaya küsesim gelse bu örnekleri hatırlarım. Çünkü tepkiler değişmedi, “kaç para kazanıyorsun”a döndü sadece.

Hoş şimdi de entelektüel olmayan çevrem kitap çıkardım diye dalga geçmeye devam ediyor hala ama biliyorum, güzel şeylerin yokluğu her zaman var, bu da onlardan biri işte. Ben de zaten o insanları yazıyorum biraz, varsın olsunlar o zaman; iyi ki varlar hatta!

Karışık konuştum biraz ama inanın heyecanım büyük. Ben hep buradaydım belki ama yeniden aranıza dönmüş gibi  sevinçliyim. Çünkü bu kitap sesim oldu. Okurken benim sesimi duyacaksınız. Umarım okursunuz. Umarım seversiniz…

Not: Fuar programım aşağıdaki resimde, internet satış linki ise bir altta; tık tık 

https://www.dr.com.tr/Kitap/Guzel-Seylerin-Yoklugu/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001783818001

Devamı ...

İsmail Devrim’in oğlunu anlamak

Dnsb6mUWsAAmiYP

İsmail Devrim yakın zamanda intihar eden bir baba. Oğluna okul pantolonu alamadığı için oğlu okuldan atılıyor, baba ise durumu öğrenince bunu gururuna yediremeyip intihar ediyor. Yaşadığımız hayat bazen insanı içinden çıkılmaz hale getirebilir. Elbette tüm sorun yalnızca pantolon değildir, kişinin hayatına eğildiğimizde onlarca belki yüzlerce onu bu duruma iten sorunlarla karşılaşabiliriz. Ama ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum; Hassasiyetsizlikten…

Hassasiyet, o çocuğun okulun alınmamasını engellerdi. Kimse mevcut durum ne olursa olsun, gerçekten parası olduğu halde pantolonsuz bile geliyor olsa o çocuğun okuldan atılmasına sebep olamaz. Yetişme çağında bir çocuğun onurunu, gururunu ayaklar altına alıp onda derin yaralar açamaz. İlkokulu okul aile birliğinin yardımıyla geçiren biri olarak söylüyorum bunu. O günlerle ilgili hafızamda derin yaralarım var:

Yardım zamanlarında isim listelerindeki çocuklar çağrılırdı sınıfta. İsimlerin okunacağı günler okuldan kaçardım ya da adımı duymamazlıktan gelir çoğu zaman da ihtiyacım olduğu halde “ihtiyacım yok hocam” derdim utancımdan. 8. sınıfın son günü okul müdürü “aidatını ödemeyenler sınıfa girmesin” diye anons yapmıştı biz bahçede beklerken. Hepimiz karne alacağız diye çok heyecanlıydık ve takdir getirecektim eve her zamanki gibi. Ama okula girmemiştim, girememiştim. Okul döneminde defalarca aidat istenmişti ama ben babama aidatı istediler diyememiştim. Giremezdim bu konulara. Gecekonduda yaşayanlar bilir böyle bir evde yaşamanın erkek çocuklarına çöken fakir hüznünü. İsteyemezler öyle ana-babadan bir şey. Okulun son günü bu yüzden kimseyle vedalaşamadan çektim gittim. Aradan 14-15 yıl geçti ama ben o günleri unutmadım, unutamadım. Arkadaşlarımla vedalaşamamanın hüznünü hep hissettim üzerimde.

Şimdi İsmail Devrim’in oğlunun yerine koyuyorum da kendimi, bir pantolon yüzünden okula alınmayışının o kahredici acısını o kadar iyi hissediyorum ki.. Hassasiyet yaşamımız için çok önemli arkadaşlar, çok! O yüzden bilhassa öğretmenlere seslenmek istiyorum; öğrencilerinizi bir çiçeği büyütür gibi büyütün lütfen. Onlar kırılgan, çok kırılgan. Bazen siz yetişemiyorsunuz görmeye ama onlar bir süre sonra soluyor, öyle devam ediyor yaşamlarına. Sebebinin siz olduğunu bilmiyorsunuz bile. Belki de bu yüzdendir durmadan çocuklara yönelik okul çocuklarına yönelik yardımlar düzenliyorum ya da katılıyorum; o günlerin acısını çıkarır gibi…

 

Emrah Ateş

24.09.2018

Devamı ...

Depremi Bekleyen Müteahhitler

marmara-depremi-nin-15-754×387

Ben çocukken ablamlar Tuzla’da oturuyordu. Askeriyenin hemen arkasındaki bir sitede eniştem kapıcılık yapardı ablam da evlere temizliğe giderdi. Çocuk çağımda, çılgın matematik zekam yüzünden eniştem gibi kapıcı olmayı çok istedim. Hesapladım, on numara meslekti. Eniştem bisikleti ile verilen siparişleri almaya gidiyordu. Bisiklet olayı cepte! Ben daha bisiklet bile sürmeyi bilmiyorum gerçi o zamanlar. Hatta o yaz öğrenmiştim.

Sonra, kira vermiyor; elektrik, su, kömür beleş. Sıfır masraf üstüne bir de maaş alıyorlar. Ulan diyorum “temiz iş, bakkala çakkala git her ay çil çil altın biriktirirsin.” Ablamda öyle yapıyordu o dönem.

Eniştem de biraz çocuk ruhlu olduğu için atarisi vardı evde. Tuzla’ya gitmeyi sevmemin tek sebebi buydu. Tüm gün atari oynuyorum evde. Arada eniştem geliyor, maç kapışıyoruz. Bana göre dünyanın en zengin eniştesine sahiptim o zamanlar. Atari var, bisiklet var, lunapark yakın, buzdolabından krem peynir eksik olmaz. Yani bir insanın kendini zengin hissetmesi için gerekli olan her şey var. Hah bir de muhabbet kuşları var adı Çiko. Zaten adı Çiko olmayan muhabbet kuşu da görmedim bu zamana kadar.

Devamı ...

Aslında Kişisel Olmayan 7 Kişisel Gelişim Kitabı Önerisi

Heqiqi-menada-inkisaf-davranis-deyisimi-de-getirir52977

Malesef ki her geçen gün kişisel gelişim adı altında çok saçma kitaplar basılıyor. Aslında isimlerini Kişisel Ölüşüm kitapları olarak değiştirmek gerek. Gelgelelim motivasyona ihtiyacımız olduğu için, ya da hayatımıza sihirli bir değnekmiş gibi etki edeceğini düşündüğümüz için bu kitaplar ne yazık ki bir işe yaramayabilir. Örneğin, kitapta diyor ki ” boş zamanlarınızda mesela sandalla bilmemne deresinde gezerken şarabınızı yudumlayın”. Bu mu yani enfes çözüm? Herkes boş zamanlarını daha kaliteli değerlendirirse mutlu olacağını biliyor zaten. Esas olay bunu hayatına uygulayamayanlar için pratikte bir şey sunmak.

İnsanın kendini geliştirebilmesi için önce kendini tanıyabilmesi gerektiği kanaatindeyim. Birisinin size ne yapacağınızı söylemesi kolay. Oysa hiç ummadığınız kitaplardan kendinizi geliştireceğiniz etkileyici noktalar yakaladığınızda iş başkalaşır.

Yıllar önce bir arkadaş ortamında konu kitaplardan açılmıştı. Ortamda tanımadığım kişilerde vardı tabii. O dönem de sürekli sahaf gezdiğimden cüzdanımda alınacak kitaplar listesi mutlaka olur, buldukça üzerini çizerdim(tekrar tekrar aynı kitapları almayayım diye) Sonrasında, yeni tanıştığım ve şimdi iyi dost olduğumuz arkadaşıma listeyi uzatmıştım. Listeyi okuduktan sonra bana sadece şunu demişti “ne iyi insansın”

Kendimi iyi hissetmiştim. Çünkü iyi kitap size bunu sağlar.!

Gelelim önerilere… Özellikle ilk 4 kitap, benim için konu her ne olursa olsun önerdiğim ve hayatımı çok başka zamanlarda etkilemiş, benim için çok önemli kitaplar.

 

Cervantes- Don Kişot: 

Başkoyduğun yolda yürümenin asaletini, zorluğunu ve hayalleri olmadan yaşayamamayı öğretir insana…

Tolstoy- İnsan Ne ile Yaşar

Aslında bütün kişisel gelişim kitaplarında aradığınız soru bu kitabın adıyla aynıdır. “İnsan Ne İle Yaşar?” Cevabı ise biraz kara mizah, biraz da yüzünüze vuracak çarpıcı gerçekler ile bu kitapta yer alıyor:

 

Fareler ve İnsanlar:

Alıntılayalım: “İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun…” Böyle bir cümle okuyabileceğiniz bir kişisel gelişim kitabı varsa önerin bana.

 

Yaşar Kemal- Ağrı Dağı Efsanesi:

Aşkı bilmeden kendini nasıl geliştireceksin? Yaşar Kemal’in tüm kitapları insanın kendisine ayna tutar. Ama bu destan başka, bambaşka benim için…

 

Mina Urgan- Bir Dinazor’un Anıları

Anılar, yani kişinin yaşantısındaki detaylar aslında en güzel kişisel gelişim tekniğidir. Zaten günümüzde birçok kişisel gelişim kitabındaki amaç da budur ama bunu gerçekleştirebilene henüz denk gelemedim. Oysa birçok yazar ise kendi günlüklerini yazarken farkında olmadan bunu yapar. Bunun en güzel örneklerinden biri ise Mina Urgan’ın anılarından oluşan kitaplardır.

Sunay Akın- Ay Hırsızı

En iyi yöntemlerden biri de gerçekte yaşanmış etkileyici hayat hikayeleridir. Yine genelleme yapacak olursak kişisel gelişim kitapları bize bunu sağlamaya çalışır. Ama hikayelerin çoğu sığ, gerçeklikten uzak ve yavandır. Oysa yaşayan tarih Sunay Akın bu konuda size en güzel bilgileri verir.

 

Orhan Veli- Bütün Şiirleri

ve son olarak da (daha sonra devam ederim) şöyle diyelim

Şiir okumayan insanın kendini geliştirmesi mümkün değildir!

 

Emrah Ateş

26 07 2018

Devamı ...

Tolstoy’un Bisikleti

Ekran Alıntısı

“Tolstoy bisikleti sürmeyi öğrendiğinde tam 67 yaşındaydı.

Bugün “Tolstoy’un Bisikleti” diye bir kavram vardır.

Ve “hiçbir şey için geç değildir” anlamına gelir…”

 

Hayata iz bırakacaksan böyle bırakacaksın arkadaş!

Devamı ...

Katile Açık Mektup

sivas_katliami_nin_bas_saniginin_adresi_belli_ancak_bulunamiyor_h103997_040fd

Kızın var mı senin?
Yahut bir baban, kardeşin.
Ya da çok yakın bir arkadaşın var mı?
Hiç biri yok değil mi?
Varsa eğer, hepsi suçlu bu yangında.

Sen elinde ateş, otele giderken, oteldekilerin de bir kızı olduğunu düşündün mü? Metin Altıok’u yakmaya çalışırken Zeynep adında bir kızı olduğunu biliyor muydun? Öyle ki Altıok’un hayattaki tek telaşı kızını büyütmekti. En güzel şiirlerini ona yazacaktı. Sen bir babadan ne istedin?

Karikatürist Asaf Koçak, oteli yakmaya çalışırlarken, insanlar korkmasın diye mızıka çalıyordu. Bir insan nasıl bu kadar cesur olabilirdi bunu hiç düşündün mü? Ateş tutan mı daha cesurdu mızıka tutan mı?

Sen hiç ömründe bir enstrüman çaldın mı? Eline kağıt kalem alıp da aslında hiç sevmediğin karına tek güzel bir söz yazdın mı?

Devamı ...

23 Nisan Pabuçları

mahalle-maclari-gol

Babam, iş maddiyata bindiğinde her şeyi gözünde büyüten bir adamdı. Bu hastalık ondan bana geçmiş bile olabilir. Örneğin Kartalspor’un seçmelerine gireceğim zaman krampon ve forma alma şartını duyunca babama söylemiştim. Zamanında köyden Istanbul’a göçen diğer anadolu babaları gibi “nereden bulcam şimdi onlara para” diyerek bu isteği reddetmişti. Bu isteği reddedilmeyen Ali Güzeldal ise bir dönem Trabzonspor’da bile oynadı.

Ilkokulda sınıf öğretmenimiz, Barış Manço’nun bir şarkısıyla 23 Nisan için gösteri düzenleme kararı aldı. Elimizde rengarenk tüller, boynumuzda papyonlar, askılıklı pantolonlar giyerek güzel bir oyun oynayacaktık. Is provaların bitip elbiselerin alınmasına gelince ben hemen oyun listesinden adımı sildirdim. Babamın karşısına para harcamasını gerektirecek bir şeyle gitmek istemiyordum.

Devamı ...