close

Önce şu soruyu sormak istiyorum. Aslında soru değil, isyan bu! Kaçımız artık, ailemizin ağzından güzel hatıralar dinliyoruz? Güzel olmasa bile olur hatta. Kaçımız, kendi ailemizi tanıyabiliyoruz?

Şimdikinden daha da parasız olduğumuz zamanlarda, belki de yapacak başka bir şey yok diyeydi ama olsundu; çokça sohbet edilirdi evimizde. Hayal meyal hatırladığım sohbetlerden biri de, babamın gençken bir filmde oynadığı üzerindeydi. O zamanlar oturduğu mahallede film çekimine gelmişler. Eh, zaten milletin Yeşilçam filminden başka bir keyfi yok o dönemlerde, herkes hastası, tüm mahalleli gibi babam da hemen gidip başlamış seti dikizlemeye. Şans bu ya, filmdeki kahve sahnesi için bir çaycı lazımmış, babam da atlamış hemen. Allem etmiş, kallem etmiş, kabul ettirmiş kendini role. O vesileyle de Fikret Hakan ile tanıştığından  bahsederdi. Yıllar sonra da Tamer Yiğit ile beraber kız kaçıracaktı babam. Adından belki hiç bahsedilmeyecekti ama en azından aile içinde bir şan şöhret sahibi olacaktı (bir önceki sayıda bahsettim bu konudan)

Filmin adı Fidan, kadrosu ise enfes. Talat Bulut, Nur Sürer, Fikret Hakan. Konusu bilindik; fakir ailenin oynak kızı Nur Sürer’in, ailenin alnına kara leke çalmasını anlatıyor film. Ama insanız işte, bu hikâyelere her ne kadar alışkın olsak da bir yerimizden tutup yaralayabiliyor bizi.

Çekim bitmiş, günler geçmiş ve film gösterime girmiş. Ama hayat bu, bir şeyleri çok beklediğinizi anladığında mutlaka aksilik çıkarır. 80li yıllar, babam zaten o dönem en az her işçi kadar komünist, bulaşmış bir iki olaya (başka sayıda yazarım) kaçmakla uğraşmaktan gidememiş filmi izlemeye. Sonra da düşmemiş üstüne bir daha.

Yıllar sonra bir gün evde otururken televizyonda görüyorlar filmin başladığını. Çekirdekler alınıyor, akrabalara haber salınıyor. Bizim Ateş sülalesi Allah gibi korktukları babamı (alın size bir hikâye daha) televizyonda görebilmek için merakla bekliyor. Sonuç, babam filmde yok. Hiç gözükmüyor. Derin bir sessizlik çöküyor aileye, bu konuyu bir daha kimse de açmıyor.

Bizde hayal kırıklığı babadan oğula geçtiğinden olsa gerek;  aynı durumu yıllar sonra ben yaşıyorum. Askerden önce bir ajansa yazılmıştım; elim yüzüm düzgün belki keşfeden olur diye, kameraya göz değdirmeden figüranlığın hasını yaptım gittiğim setlerde. Nitekim üç yerinde görüneceğim diye tüm mahalleyi toplayıp gittiğim sinema filminde yalnızca iki saniye tek bir yerinde gözüktüm. Daha sonra da gitmedim setlere falan. Neyse, esas adama dönelim biz…

Geçen gün uzak akrabalar köyden gelmişti. Salonda siyaset konuşmaları bittikten sonra çaylarla beraber acılarımızı tazelemeye geçti sıra. Öyledir ya, sanki birine kaybını hatırlatmazsak daha çok ayıp ederiz diye düşünen akrabalarla, eşlerle, dostlarla çevrilidir etrafımız. Sonra konu nasıl oluyorsa babamın film mevzusuna kadar uzanıyor. Filmin adını büyük bir sırrı açıklığa kavuşturabilmiş edasıyla kekeleyerek söylüyor ablam. Aklımın bir köşesine kazıyıp filmi araştırmaya başlıyorum. Çok sürmüyor ama ilk bakmam gereken yere en son bakıyorum. Filmi youtubeden kolayca bulup defalarca izliyorum.

Bizimkilerin filmi izlediğinde gözünden kaçan bir şey var. Babam filmde görünüyor. Lakin yalnızca eli görünüyor. Kahveci Davud’a çayı uzatan el, babamın eli. Gururlanıyorum…

Emrah Ateş 2016

Sefaköy

bu yazı Kaybolan Defterler E Dergi 5. sayısında yayınlanmıştır.

Emrah Ateş

 

image
Tags : babafidanyeşilçam filmi
Emrah Ateş

Yazar Emrah Ateş

Yorumlar