close

Blog

Program Notları 5- Can Yücel

can-yucel

Can Yücel 21 Ağustos 1926 yılında İstanbul’da doğdu

Eski Milli Eğitim Bakanı ve Köy Enstitüleri kurucularından olan Hasan Ali Yücel’in oğludur.

Can Yücel ikiz olarak doğmuş olup ikizi olan kardeşinin adı Canan’dır

Londra’da BBC Türkçe radyosunda spikerlik yaptı. Hatta Nazım Hikmet’in öldüğü gün BBC’deydi. O gece kahırdan içip içip uyuya kalmış programı yapamamıştır. Sonrasında BBC Stüdyo yetkilileri Can Yücel’in grev yaptığını düşünmüş. İşten çıkarmamışlar ama sonrasında anlaşmalı olarak Can Yücel istifasını sunmuş.

Askerliğini Kore’de yaptı

Dünyaca ünlü birçok yazarı çevirdi. En çok da Shakespeare’nin kitaplarını çevirdi. Shakespeare’nin tüm sonelerini çevirmeden ölmek istemiyordu

1989’da Datça’ya yerleşti, Leman ve Öküz dergilerinde yazmaya başladı

Antik Yunan Edebiyatını çok severdi, şiirlerinde sıkça rastlanır

Futbolcu olma hayali vardı ama hiçbir zaman gerçekleşmedi

İlk şiirini 10 yaşında yazdığında Peyami Safa’nın yönettiği Cumhuriyet çocuk ekinde yayınlandı

İlk kitabının kapağını Bedri Baykam yaptı

1956 yılında Güler Hanım ile evlendi, Yeni Hasan, Güzel ve Su adında üç çocuğu var

Siyasi çevirileri nedeniyle Adana cezaevinde yattı, aftan faydalanarak çıktı.

12 Ağustos 1999 yılında boğaz boşluğu kanseri (gırtlak) öldü; Datça’ya gömüldü. Heykeltraş Mehmet Aksoy tarafından mezartaşı yapıldı.

BONUS:

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2013- 2014 eğitim öğretim yılı için ortaöğretim 10. sınıflara dağıttığı “Dil ve Anlatım” kitabında “Her Şey Sende Gizli” adlı şiir Can Yücel imzasıyla yayınlandı. Can Yücel’in kızı Su Yücel’in verdiği bilgiye göre Can Yücel böyle bir şiiri hiç yazmadı…

Emrah Ateş

30.04.2019 tarihli Homerostan Bize Kalan radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 4- Sadık Hidayet

sadik-hidayet-600×400

Sadık Hidayet 17 Şubat 1903’te İran’da dünyaya geldi.

“DOĞUNUN KAFKASI” ya da “İRAN’IN N KAFKASI” olarak bilinir

İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır

Kendisini anlatırken basit bir insan olarak tanımlar:

“Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de.”

Yaşamak için büyük gereksinimler değil basit ihtiyaçlar olduğunu savunur; “ticaret bil, para alışverişinden anla, borç isteyecek kadar yüzsüz ol.”

“Dünyada iki türlü insan vardır; çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol! Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkar, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dans etmek yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım.”

Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi sever. Ressamlıkla da uğraşmıştır.

Ailenin tek çocuğudur. Bu yüzden hep ilgi odağı olarak büyümüştür.

Soylu ve varlıklı bir aileden gelmesine karşın yine de 5 -6 yaşlarındayken içine kapanık birine dönüşür

İran’da kitapları yasaklıdır. Bu yüzden Kör Baykuş’u ilkin Hindistan’da 50 nüsha olarak yayınlar. Üzerinde “İran’da basılması ve yayılması yasaktır” yazan bir mühür bulunur.

Bizde tüm eserleri YKY tarafından yayınlanmaktadır.

Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı Kör Baykuş’tur ve Türkçe’ye Behçet Necatigil çevirmiştir.

Matematik ve benzeri şeyleri sevmezdi. Yazmak isterdi hep. Bu yüzden mühendislikten cayar Paris’e geçer orada yalnızca sanatla ilgilenir.

İlk kitabı Rubaiyyât-ı Hâkim Ömer Hayyâm’ı (“Filozof Ömer Hayyam’ın Rubaileri”) yirmi yaşındayken yayınlar

25 yaşındayken Paris’te Marne Nehri’ne atlayarak intihara kalkışır. Son anda kurtarılır.

İntiharı ise bir ifade biçimi olarak görür:

“Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntiharda bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum”

Tüm bunlara rağmen ağabeyine yazdığı mektupta “bir hata işlediğini ama akıllandığını” yazar.

Çok sevdiği ve dönemin başbakanı olan eniştesi yobazlar tarafından öldürülür. Bu olay onu derinden sarsar.

Yaşadığı son dönemlerde Kafka çevirileriyle uğraşır. Kendisi yazamamaktan çok şikayetçidir.

Paris’te günlerce doğalgazı olan bir daire arar. Bir sabah traş olur, takım elbise giyer, cebine kalan parasını koyar, müsveddelerini yakar ve doğalgazı açarak aynı Sylvia Plath gibi intihar eder.

Sadık Hidayet’in ölümünü şöyle anlatmış 25 yıllık dostu Bozorg Alevi:

“Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı,
Championnet Caddesi’nde buldu aradığını;
9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı 
ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı.
Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu.
Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı.
Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.

Öldüğünde Kafka’nın yazıları yanında bulunmuştur.

Kabri, Yılmaz Güney’in de yattığı Père Lachaise Mezarlığı’ndadır

Bonus

Vejeteryandır. 1927’de, İnsan ve Hayvan’ın genişletilmiş şekli olan Fevâid-i giyahhârî (Vejetaryenliğin Yararları) yayımlanır. Hidayet, Hazret-i Ali’nin “Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın” sözüyle başladığı bu kitapta vejetaryenliği bütün boyutlarıyla ve nerdeyse bir dünya görüşü düzeyinde incelemektedir.

Bonus 2

Sadık Hidayet’ten Türkçeye yapılan ilk çeviri, bilindiği kadarıyla, Varlık dergisinin 1 Aralık 1957 tarihli 467. sayısında çevirmen adı belirtilmeden bir sunuş notuyla yayımlanan” Üç Damla Kan” öyküsü oldu.

Emrah Ateş

16 04 2019 tarihinde yayınlanan Homeros’tan Bize Kalan radyo programına ilişkin notlardır.

Devamı ...

Derdi Olan İnsanları Yazıyorum

54516937_10157084383757229_7051774681518440448_n

Emrah Ateş, kalemini yaşamdaki acılarla sivrilten bir isim. Henüz genç sayılabilecek bir öykücü fakat üçüncü kitabıyla okurlarını selamlıyor

BİRGUN.NET24 Mart, 2019 11:49

Söyleşi: Emrah Ateş & MEHMET ÖZÇATALOĞLU

Emrah Ateş, “Bütün öykülerimde aslında hep bir ortak nokta var. Derdi olan insanları yazıyorum. Hatta insanla da kısıtlamayayım, kitabımda Mahşide Vapuru isimli bir öykü var ve orada öykünün kahramanı adalar vapurunun ta kendisi. Ama o da dertli. Hepsi güzel şeylerin yokluğundan dertli anlayacağın.” Emrah Ateş ile yeni kitabı ‘Güzel Şeylerin Yokluğu’ üzerine söyleştik.

• Emrah Ateş’in yazma serüveniyle başlayalım. Nasıl başladı süreç? Seni yazmaya iten ne oldu?

Yalnız kalmamla başladı o süreç. Aslında ilkokuldan itibaren yazıyordum bir şeyler ama masumaneydi hep. Anı defterleri olurdu bilirsin, maniler düzerdik oraya. Herkes birbirinden kopya çekerdi, bilinen şeyleri yazardı. Bense yeni şeyler yazmaya çalışırdım insanlara. Sanırım taa o zamanlardan vardı bir şeyler ama hiç üzerine düşmedim bu durumun, bir gün hayat beni düşürene kadar. Yaşantımın, ailevi sorunlarımdan dolayı epeyce zor geçtiği ve yalnız yaşamaya başladığım bir dönemi var; o dönem aynı zamanda ilk kez de âşık olduğum dönem. İnsan bünyesindeki tüm duyguları en tepede yaşadığım zamanlarda ben yazmaya başladım. Sonra baktım ki yazmak beni rahatlatıyor, yalnızlığımı azaltıyor, çoğaltıyor beni, rahatlatıyor. Bırakmadım sonra.

• Edebiyatımızın genç kalemlerindensin. Bu denli erken bir dönemde üçüncü kitap. Kitapların ismi de ilginç. Hayat Meyhanesi, Anı Koleksiyoncusu ve şimdi de Güzel Şeylerin Yokluğu… Kitapların adını kim, nasıl belirliyor?

30 yaşına girdim nerdeyse yahu. 10 yıla bir kitap, düşününce uzun, hesaplayınca az. Edebiyatta bunun kavgası da var bilirsin, yazarın çok da yazmamasını isterler aslında. Ama ne bileyim Barış Bıçakçı mesela her ay bir kitap çıkarsa okurum. Önemli olan kalemidir, zamanı değil bence. İlk kitabın ismi zaten direkt kitabın geçtiği mekândan geliyor. Hatta başta kitap satılmaz endişesiyle “ismini meyhane koymasak mı” dendi ama inat ettim. Bir de “sırf kitabın adında meyhane var diye okumayan da okumasın” dedim açıkçası. Gelgelelim öyle de oldu. İnanır mısın Ankara kitap fuarındayım, bir kız geldi hızlı hızlı kitabımı aldı, imzalatmaya çalıştı, tam o sırada babası yapıştı koluna “ne o meyhaneli şeyler falan okuyorsun, bacaklarını kırarım senin” deyip götürdü kızı. Çok üzülmüştüm be! İkinci kitabın adı da yine kitabın temasıyla ilişkili. Emre karakteri tüm hayat hikâyesini anıları vasıtasıyla anlatıyor. Zaten Emre’nin büyüdüğü ev ile Hayat Meyhanesi’nde Ersin’in büyüdüğü ev aynı ev. Böyle birçok gönderme de var kitapta. Neyse, ne diyorduk; anılarından başka hiçbir şeyi yok Emre’nin. O yüzden Anı Koleksiyoncusu oldu adı. Üçüncü kitapta ise işler biraz değişti. Güzel Şeylerin Yokluğu adı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabından çıktı. Orada geçen bir cümleydi, takıldım ona. Sonra bir öykü de çıktı o cümleden. Bir cümle, bir kitap yaratır gerekirse bilirsin. Sonra kitap dosyası oluşunca da adını Güzel Şeylerin Yokluğu koydum.

• Güzel Şeylerin Yokluğu’nda anları öyküleştirmişsin. Belli bir süreci kapsayan öyküler değil bunlar. Bambaşka hayatları anlatıyorsun her öykünde. Ama ortak bir noktası var hepsinin. Neler söylemek istersin?

Bütün öykülerimde aslında hep bir ortak nokta var. “Sende mi bizi bize yazıyorsun yeter be kardeşim anlatma” diyeceksin belki ama öyle işte benimki de. Derdi olan insanları yazıyorum. Ortak noktası derdi olan insanlar olması. Hatta insanla da kısıtlamayayım, Mahşide Vapuru isimli bir öykü var ve orada öykünün kahramanı adalar vapurunun ta kendisi. Ama o da dertli. Hepsi güzel şeylerin yokluğundan dertli anlayacağın.

• ‘Acıya Kiracı’ başlıklı öyküde Suskun Selim karakteri var. Annesi bile hatırlamıyor Selim’in konuştuğu dönemleri. Fakat öykünün sonunda şaşırtıyorsun okurunu. Ne oluyor da Selim’de bu değişim meydana geliyor?

O öykü malum politik bir öykü. Haziran’ı anlatıyor. O umut dolu zamanları. Selim umutsuzluktan susmuştu belki de, umudu buldu Selim o yüzden değişti. Okuyucu ne diyecek en çok onu merak ediyorum. Çünkü okur kitap ile bütünleşince yazarın bile kafasında kurmadığı manalar çıkarıyor. Mesela Hayat Meyhanesi’nde Necdet karakteri var, eşiyle tanışma hikâyesinde mektuplaşmaları kitabın içerisindeki boş satırlara yazarak yaptıklarından bahseder. Benim Hayat Meyhanesi’nin bitiminde de üç adet boş sayfa vardı. Bir okur şöyle demişti bana “ ne iyi etmişsiniz, Necdet gibi mektup yazalım diye boş sayfa eklemişsiniz.” Aslında öyle bir niyetimiz de yoktu ha. Güzel şeyler bunlar tabii. Bakalım bu defa kim ne diyecek.

• ‘I/22’ kaybı olan herkesi sarsacak bir öykü. Yaşamdaki acıları öykülerine yansıttığını görüyorum. Acıdan beslenen bir yazar diyebilir miyiz Emrah Ateş için?

Ne yazık ki öyle. Çok zor günler geçti hayatımda. Edebiyat olmasaydı ne olurdu bilmiyorum. Sol kolumun üzerinde mısır hiyeroglifleriyle yazılı bazı cümleler var, birinde diyor ki “hayatı yaşa ki ölmeyesin.” Ah gençlik… Zordu işte. O acılar yoğurdu beni. Bu hale getirdi. Kurgu olarak yazdığım şeylerde bile mutlaka bir gerçeklikten bahsediyorum. İstisnasız bir şekilde yazığım her öyküde gerçek olan bir şey olduğunu söyleyebilirim. Ama neresi o gerçek, kurgu nerede başlıyor bunu bir tek ben biliyorum tabii.

• ‘Varsayalım Ferhan’da yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen hep olumlu açıdan bakmayı bilen iki arkadaşın hikâyesi var. Biraz da yaşadığımız toplumda hepimizin hikâyesi gibi geldi bana. Sen ne dersin?

Ya oradakiler benim zaten, biziz. Kendi kendini telkin eden, olumluluktan değil ha, çaresizlikten, artık daha kötüsünü düşünmekten yorulduğundan her şeyi hayra yoran, hayatla küçük oyunlar oynayan insanların hikâyesi bu insanlar. Sensin, benim, biziz.

•Genç öykücülerimizden olduğunu söyledim en başta. Geleceğe dair planların, beklentilerin neler? Onu da öğrenelim.

Geleceğe dair planlarımın içinde yazmayı hiç bırakmamak var. Bir çocuk kitabı üzerine çalışıyorum. Belki o çıkar bir gün meydana. Yazmaya şiirle başladım, hâlâ arada yazarım şiir, belki bir gün onlar da çıkar meydana. Belki bir roman, belki başka öyküler, ama mutlaka yazmak hep olacak. Gelecek planlarımda hep bu var, hep bu… Hah bir de baba olmak var ya, iyi bir baba olmak… Yine doğmamış çocuğa don biçtik iyi mi?

23 Mart 2019 Birgün Gazetesi

Bu söyleşi Birgün Gazetesinde yayımlanmıştır

Devamı ...

Radyo Program Notları -3 Sabahattin Ali ve Didem Madak ile ilgili bilgiler

sasssasa

SABAHATTİN ALİ

25 Şubat 1907’de ( aynı zamanda Fenerbahçe SK Kuruluş tarihidir) Bulgaristan’da doğdu

Sabahattin adını, babasının Prens Sabahattin ile olan dostluğundan aldı

Huzursuz bir ailede büyüdüğü söylenir. Öyle ki kaldığı yatılı olkulda ders çalışmak yerini kendini sanatsal faaliyetlere verdiği için ailesine geri gönderilmekle tehtid edilmiş, bunun üzerine intihar edeceğini beyan etmiş. Okul müdürü intihar etmesinden korktuğu için kendisini İstabul’da başka bir yatılı okula sevk etmiş.

Lisede edebiyat hocası Ali Nacip onun şiir ve yazılarının dergilerde yayınlanmasını sağlamış.

Ailesindeki huzursuzluğu bir yana, babasının ölümü onda derin iz bırakmış. “Babam için” şiirini yazmış

Öğretmenlik yıllarında çok borcu olduğu için Atatürk’ün öğretmenler yabancı dil öğrensin diye oluşturduğu projeyle Almanya’ya gitmiş Almanya’da Frolayn Puder isimli birine aşık oluyor ki bu kadar aslında Kürk Mantolu Madonna’daki “ Maia Puder” olarak girer hayatımıza

İkinci aşkı ise Melahat Muhtar’dır. Çocuklar gibi şiirini ona yazmıştır.

Orhan Veli’nin ölmeden önceki sevgilisi Nahit hanıma o da aşıktır ama karşılık bulmaz.

Hayatını düzene sokmak için evlenmek ister. O dönem konuştuğu Ayşe hanıma evlenme teklifinde bulunur ama red cevabı alır. Hemen peşine Aliye hanıma teklif eder, Aliye hanım kabul eder. S. Ali bu durumu gazete ilanıyla eski sevgilisine duyurur.

Sabahattin Ali’nin Aliye hanımdan Filiz adında bir kızı olur

Karısına ve kızına çok düşkündür. İyi bir aile babasıdır. “Canım Aliye Ruhum Filiz” isimli YKY tarafından basılan kitapta ise S. Ali’nin Aliye ve kızı Filiz için yazdığı mektuplar basılmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

Atatürk ve İnönü’ye hakaret içerdiği iddia edilen “hey memleketinden ayrılmayanlar şiiri” yüzünden bir yıl hapis yatar; öğretmenliğinden olur. Cezaevindeyken Atatürk’e suçsuz olduğunu ve yanlış anlaşıldığını içeren bir mektup yazar, af diler. Ama kabul görmez. Bir yıl aftan faydalanıp beraat eder ve o dönem Atatürk’ü ne kadar sevdiğini anlatan bir şiir yazar.

Atatürk’e yazdığı mektup

Öğretmenliğini geri alır

1946’da Aziz Nesin ile Marko Paşa dergisini kurar. Bu dergideki yazılar nedeniyle ara sıra içeri girer çıkar.

Marko Paşa kısıtlı imkanlarla çıkan bir dergidir. Mektuplarında dergiyi alacağını söyleyen bayiilerin son dakikada vazgeçtiğini, Ali ve Nesin’in 6000 adet dergiyi tek tek dolaşarak sattığını yazar.

Yine Marko Paşa’da yayınlanan bir yazısı yüzünden 3 ay yattıktan sonra Bulgaristan’a gitmek ister. Yurtdışı yasağı olduğu için kaçak yollardan gitmeye çalışır. Kendine klavuz tutar. Ali Ertekin isimli bu klavuz Bulgaristan sınırına giden yolda ormanlık bir alanda Sabahattin Ali’nin kafasına sert bir cisimle vurarak 2 NİSAN 1948 DE 41 YAŞINDA İKEN onu öldürür. Mahkemede ise Sabahattin Ali’yi bölücü olmakla suçlar, Bulgar ajanı olduğunu söyler ve kendisini de vatan sevdalısı olmakla savunur

BONUS

Sabah yıldızı belgeselinde anlatılana göre, Ali Ertekin, Sabahattin Ali’nin kafasına cisimle vurduktan sonra onu karakola götürür. Karakol’da bölücü olmakla suçlanan S. Ali, polisler tarafından işkence görür ve ölür. Sonrasında Ali Ertekin cesedi ormanlık bir alanda yok eder. Suçu üstlenir. Sabahattin Ali’nin bu sebeple mezarı yoktur. Kırklareli’nde anıtı vardır

BONUS 2

2018 yılı itibariyle yazarın ölümünden 70 yıl geçtiği için kitaplarının telifi düştü ve artık isteyen herkes Sabahattin Ali basabilir.

DİDEM MADAK

8 Nisan 19670’de İzmir’de doğdu

Ömrü iki Füsun arasında geçti, annesi ve kızı Füsun…

Işıl isimli kendinden 6 yaş küçük kardeşi vardır

Annesi 38 yaşında ölürken, Didem henüz 12 yaşındaydı

Annesinin acısını içine sindiremez. Bu yüzden şiirlerinde hep anne acısı ön planladır.

Annesi Füsun da şiir hayranıdır. Annesinin varlık dergisi koleksiyonunun ve şiir günlüklerini teyzesi Didem Madak’a verir. Böylelikle şiire daha çok bağlanır

Dokuz eylülde hukuk okur ama birinci sınıfta okulu bırakarak evlenir. Evliliği uzun sürmez, boşanır.

Maddi durumu kötü olduğu için İzmir’de bir bodrum katında yaşar. En güzel eserlerini burada yazar.

Kendi tabiriyle “Kadınlığından arınmak için” tesettüre girer. Yazdığı şiirleri kardeşi gizlice İnkilap Şiir Ödülleri yarışmasına gönderir. Birinci olduğunu öğrenen Madak, ödülü almaya giderken tesettürünü bırakır ve bir daha kapanmaz.

Didem ve Eşi Timur Çelik

2005’te ikinci kocası Timur ile tanışır.

Füsun isimli bir kız çocuğu dünyaya getirir. O gün şairliği bırakır.

21 Temmuz 2011’de, kızı henüz 3 yaşında iken Didem Madak 41 yaşında, (Sabahattin Ali ile aynı yaşta) kolon kanserinden ölür

BONUS

Madak’ın 2009 yılında Şükran Yücel’e gönderdiği e-postanın ekindeki metin aynen şöyledir:

“Canım Kızım

Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!

Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”

Bonus 2

Eşi ile birlikte çektiği bir kısa film bulunmaktadır. Meraklısı için:


https://www.youtube.com/watch?v=AdtcoUl5ch4

Bonus 3


Kızı Füsun son hali:

Emrah Ateş- 09 04 2019 tarihli 3. Homeros’tan Bize Kalan yayınına ait notlardır.



Devamı ...

Radyo Program Notları 2- Nilgün Marmara ve Sylvia Plath

nilgun-marmara-sylvia-plath

Bu bölümde ikinci radyo programında bahsettiğimiz Nilgün Marmara ve SYLVİA Plath’e ilişkin bazı notlar ve görseller paylaşacağımız. Daha çok soru ve bilgi için benimle iletişime geçebilirsiniz.

Nilgün Marmara

Nilgün Marmara 13 Şubat 1958’de doğdu. 

Ece Ayhan onun için dünyaya yaralı şair” dermiş

Ortaokul ve liseyi Kadıköy’de okuyan şair Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne gitti. Slyvia Path’in intiharını tez konusu olarak yazdı. O zamanlar sonunun ona benzeyeceğini bilmiyordu tabii ama belki de düşünüyordu. Belki de onu ilk kez bu araştırma tetikledi. Kim bilir…

Hastaydı, kendisinde Manik Depresif teşhisi konulmuştu.

1982 yılında Kağan Önal’la evlenip hayatına Kızıltoprak’ta devam etti.

Nilgün Marmara ve Kağan Önal

Kızıltoprak artık dönemin ünlü şairlerinin uğrak noktası olmuştu. Başta Ece Ayhan olmak üzere Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi şairlerle bu evde görüşürdü.

Nilgün, Ece Ayhan, Haydar Ergülen

Cemal Süreya ise Amerikalı yazar Fitzgerald’ın karısına çok benzediği için Zelda dermiş ona. Çılgın Zelda!

zelda fitzgerald

13 Ekim 1987’de henüz 29 yaşındayken arkadaşlarıyla güzel zamanlar geçirdiği bu evin 5. Katından atlayarak intihar etti.

İntihar notunda “şiirlerimi daktiloya basabilirsiniz” yazıyordu

Ölmeden kısa süre önce kocasına verdiği metin ve şiirler, ölümünün ardından “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ve “Metinler” olarak iki ayrı kitap halinde yayımlandı.

BONUS:

Lale Müldür, Nilgün Marmara’nın ölümünden yıllar sonra ortaya bir iddia atar. Nilgün Marmara intihar etmemiş, aşağıya atılmıştır. Hem de kayınperedi tarafından. Nilgün Marmara’nın eşi ise bunu reddeder, eşinin babasıyla arasının çok iyi olduğunu söyler.

Sylvia Plath

Sylvia Plath

Sylvia Plath  27 Ekim  1932’de Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak ABD Massachusetts’te doğdu

Babasını çocuk yaşında kaybetti. Bu acıdan hiç sıyrılamadı. Sekiz yaşında ilk şiirini babasına yazdı

Onun da Nilgün Marmara gibi “manik depresif atak bozukluğu” vardı. Lisede ilk intihar denemesini gerçekleştirdi.

Tüm bu depresyonlara karşın çok başarılı bir öğrenciydi. Cambridge Üniversitesini burslu okudu.

Sylvia Plathin ismi Virginia WoolfSimone de BeauvoirMarguerite Duras gibi isimlerle beraber 20. yüzyılınen büyük kadın edebiyatçıları arasında geçer. Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden biri olan Plath,“Sırça Fanus” isimli eseriyle bilinir

Kendi gibi yazar olan Ted Hugles’le evlendi

Slyvia & Ted

Bu evlilikten İki çocuğu olmuştur, bir erkek bir kız.. Frieda ve Nicholas’


Frieda ve Nicholas çocukken…

Evlenince yazarlığının azaldığını düşündü için ve de aşırı kıskanç olduğundan evliliğini bitirdi

11 Şubat 1963’te sabah uyandı, çocuklarının kahvaltısını verdi, odalarının kapı deliğine kapı altına bez sıkıştırdı, mutfağa gitti ve gazı açıp intihar etti. Henüz 30 yaşındaydı.

Sylvia’nın oğlu da yıllar sonra annesinin kaderini yaşar, kendini asarak intihar eder.

BONUS

Slyvia’nın intiharından sonra çocuklar babasına geçer. Ted’in yeni karısı o sırada hamiledir. Ama iki çocuğa daha bakmak zorunda kalacağı için çocuğunu aldırır. Yıllar sonra ise kızını da yanına alarak o da Sylvia gibi gazı açarak intihar eder; kızıyla birlikte ölür.

Emrah Ateş- 02 04 2019 Radyo programı notu

Devamı ...

RADYO PROGRAMI NOTLARI 1- ORHAN VELİ

orhan-veli-2

Her Salı, nefesimiz ve imkanımız yettiğince Radyo Altınbaş stüdyolarında Homeros’tan Bize Kalan isimli bir radyo programı yapmaya çalışacağımızdan bahsetmiştim. İstedim ki orada bahsettiklerimi burada da kısa kısa yazayım. Böylelikle hem programı dinleyip oradaki bilgileri hatırlamak isteyenlere, hem de mevzusu geçen yazarla ilgili internette bilgi bulmaya çalışanlara bir katkım olsun.

….

HAYATI

Orhan Veli, 13 Nisan 1914 yılında İstanbul, Beykoz’da doğdu.

Babası, Cumhuriyetin ilanından sonra CB senfoni orkestrasında şef oldu. Aynı zamanda klaryenist, müzisyen bir kişilik. Adı Mehmet Veli Kanık

3 kardeşler. Adnan ve Füruzan. Aslında Orhan Veli’nin bir kardeşi daha var, adı Ayşe. Ama 1 yaşındayken ölüyor…

Orhan Veli liseyi Ankara’da okuyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oluyor. Ne büyük şans di mi…

Şairimiz, diğer şairler Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile lisede tanışıyor.  Hatta Melih Cevdet ile direkt tanışan kendisi. Melih Cevdet tiyatro tutkunu birisi aynı Orhan Veli gibi. Bunu öğrenen Veli, gidip “burada tiyatro seven birileri varmış” diyerek arkadaş oluyor.

İlk dergisini lisede çıkarıyor. Adı, “Sesimiz”

Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölümüne kayıt yaptırıyor.  Sonrasında üniversiteyi bırakıp Ankara’ya dönüyor. PTT’de memur oluyor. Bir süre sonra işten ayrılıyor. Onu hep bu güzel havalar mahvediyor…

1937’de Varlık dergisinde şiirleri yayımlanmaya başlıyor.

Hasan Ali Yücel’in kurduğu tercüme bürosunda çalışmaya başlıyor. Hasan Ali Yücel görevden ayrılıp yerine başka bir müdür getirildikten sonra Orhan Veli yeni müdürün odasına girerek önünde bir şişe şarap kırıp istifa ediyor

1941 yılında Garip Akımını başlatıyorlar. Üstelik şiirden uyak’ı kaldırma konusunu ilkin Oktay Rıfat açıyor. Bu türde bir şiir yazan Oktay Rıfat, şiiri Orhan Veli’ye okuyor. Karşılığında Orhan Veli de bu konuyu uzun zamandır düşündüğünü belirtip kendi şiirini okuyor. O sırada yurtdışında olan Melih Cevdet’e mektup yazarak bu konuyu açıyorlar. M. Cevdet ise cevap olarak kendi yazdığı şiirini yolluyor. 3 arkadaş da aynı zamanlarda aynı şeyi düşünmüşler aslında, ne hoş değil mi…

Garip kitabında yalnızca Orhan Veli’nin adının olmasını ise Oktay Rıfat öneriyor

1 Ocak 1949’da Yaprak dergisini yayınlıyor. Toplamda 28 sayı çıkıyor.  Hatta 1 sayısı Nazım Hikmet için özel basılıyor. Orhan Veli, Nazım tutsaklıktan kurtulsun diye başlatılan grevde 3 gün açlık grevi tutuyor. (Bu bilgi de aralarında bir düşmanlık olduğunu düşünenlere gelsin…)

AŞKLARI

Sereserpe isimli şiirini Bella’ya yazmıştır. Bella’nın kendisine yazdığı bir mektupta da tüm cümlelere B harfi ile başlar. Aşkları sürmez ama bir ömür dost kalırlar

Ölmeden önceki sevgilisi Nahit hanımdır. Ona yazdığı mektupları Yalnız Seni Arıyorum adıyla yky tarafından yayınlandı

Nahit hanımın arkadaşı Meziyert Bölükbaşı ile gizlice aşk yaşar. Meziyet hanıma Melih Cevdet de aşıktır. Detaylar için Haluk Oral’ın yazdığı Bir Roman Kahramanı Orhan Veli kitabını okumanızı tavsiye ederim.

ÖLÜMÜ

Ankara’da İski’nin açtığı bir çıkar düşer. Bir süre sonra beyin kanamasından öldüğü söylenir. Bu bilgi kardeşi Adnan bey tarafından verilmiştir. Haluk Oral’ın yazdığı “Bir Roman Kahramanı Orhan Veli” kitabında ise kardeşi Füruzan hanımdan aldığı bilgiler ve de incelediği mektuplarla ise olay başka bir hal alır. Orhan Veli’nin otopsi sonucu doğdurur: alkol zehirlenmesinden ölmüştür

Öldükten sonra mezar işlerini Selahattin Eyüboğlu halleder

Mezarını Abidin Dino yapar

Kaçtığı kafiye mezarında bulur onu;

Orhan veli

1950

Soldaki Abidin Dino’nun tasarladığı mezar, sağdaki ise restorasyon çalışmaları sonucunda yapılan yeni mezarı.

ŞİİR DIŞINDA

Bir dönem öykü de yazmıştır. Bu öyküler Hoşgör Köftecisi adı ile YKY yayınlarında mevcuttur

Askerde iken Dünyanın Dışındakiler isimli bir kitap yazmaya başlar ama bitiremez. Eğer bitirseydi ilk Tutunamayanlar olacağı söylenir.

BONUS  1

Mezuniyet döneminde Atatürk’ün de içinde bulunduğu bir heyet tarih sınavı düzenler. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Aydın Sayılı bu sınava girer, Atatürk ile tanışırlar. Atatürk, Aydın Sayılı için “büyük adam olacak, yurtdışında okutun” der. Öyle de olur. Şu an 5 TL’nin arkasında Aydın Sayılıyı görürsünüz

Radyo program notlar -1

Emrah Ateş- 26 03 2019- Homerostan Bize Kalan

Devamı ...

HOMEROS’TAN BİZE KALAN

afiş 1

Teknolojinin hızlı geçişlerine maruz kalmadan önce, bizim gibilerin evinde renkli televizyon olması zenginlik sayılırdı ve biz zengin değildik aslında. Bu yüzden önce radyo vardı evimizde, evlerimizde… Radyonun içerisinde minik minik adamları sakladıklarını zannedip kırmışım vakti zamanında. Evin en değerli şeyini kırmak çocuklukla örtbas edilecek kadar değersiz değildi tabii, çekmiştim cezasını. O zamanlar ağlayarak, şimdi ise gülerek anlatıyor insan böyle hikayeleri

O büyülü kutucuğun içinde olmak istedim hep. Saklandığını düşündüğüm adamlar gibi olmak istedim. Görünmeden, konuşarak tanınmak hep bir başka geldi bana. Belki de bu yüzden yazıyordum. Yazdıklarımdan bir ses bir yüz yaratsınlar istedim. Sesimden bir yüz yaratsınlar…

Birinin bana sürekli bakması bile bende heyecan yaratırken tabii ki kameraların önünü değil de radyo istasyonlarını isteyecektim. Şaşılacak bir şey miydi bu? Değildi. Bu yüzden ek para kazanayım diye gittiğim figüranlıklarda bile başarısız olup bırakmamış mıydım?

Radyo kanalları bir bir kapanırken bir yandan da internetten kendi radyo kanalını bile kurma imkanının doğması, ama giderek daha da az dinlenmesi her ne kadar acı verse de, söyleyecek sözümüz çoktu ama bunu konuşacak bir yer lazımdı. Bundan 2 sene önce Numan Çakır​ işte tam da bu yüzden aramıştı beni. Okuduğu üniversitede bir radyo programı yapacaktı ve bir ortağa ihtiyacı vardı. Atladım hemen üzerine. 1 yıl sürdü bu gereksiz ve düzensiz ama bir o kadar da manalı konuşmalar. Hatta üniversiteler arasındaki radyo yarışmasında ikinci olacak kadar iyi yaptık işimizi. Karşılığında adımızın yazılı olduğu birer termos bardak aldık ama olsun. Sonra Numan memleketine gitti, büyük şehirleri de terk edebilen insanlar olduğunu o zaman öğrendim. Radyo defteri kapandı

Ama şans bu ya, aynı fırsat bu defa çocukluk arkadaşım Tolga Yazıcı’dan geldi. Yine bir üniversite radyosunda, yine aynı programı yapacaktık. Yapmaya da başladık. Ben bu yazıyı yazarken yeni dönemin üçüncü programı geride kalmış bile.

Homeros’tan Bize Kalan her Salı radyoaltinbas.com adresinde. Bizim için hikayesi büyük. Siz de dinlerseniz ne ala…

Devamı ...

Öykünün Öyküsü 2- Yalan Dünya

maxresdefault

İnsanın hayatında hasta ve yaşlı birileri olunca en az o yaşlı ve hasta kişiler kadar tedirgin yaşamaya başlıyor ve sürekli ölümü düşünüyorsun. Yaşlılar her gece uyumadan önce ‘belki sabah kalktığımda uyanamayacağım’ düşüncesiyle alarmlarını namaz saatine kuruyorlar. Namaz için uyanmalar ne kadar da cenneti garanti altına almak için olsa da aslında uyanarak kendilerine hâlâ yaşadıklarını hatırlatmaya çalışıyorlar. Ezan sesini her duyduklarında “İşte bir vakit daha yaşadık,” diyorlar. “Hadi bunun için şükredelim!”

Güzel Şeylerin Yokluğu syf 77- Yalan Dünya

Yıl 2015. Çocukluğumdan beri hayalim olan Peugeot 206 model arabayı kredi borcuyla almış sanki dünyanın en pahalı arabasını kullanıyormuşçasına mutluydum. Araç az yakıyor, bir yere gidersek arkadaşlarla gittiğimizden masraflar ortak. Kıçımızın üzerinde durmadığımız zamanlar…

Yakın bir arkadaşımla Yaylaköy’e tatile gitmiştik o yaz. Ailesinde yaşlı ve hasta birisi olanların zamansız telefon çalışlarındaki huzursuzluğunu bilirsiniz. Bir sabah uyandığımda öyle bir huzursuzlukla uyanmıştım. Annemi görmüştüm gece rüyamda. Lafı dolandırmayayım, ölüyordu. Hem de benim kullandığım arabada. Hani şu çocukluk hayalim olan araba…

Arkadaşımı uyandırdım. O gün hiç olmadığından daha erken inelim dedik sahile. Aracı çalıştırdım, telefon çaldı. Arayan eniştemdi. Enişteleri bilirsiniz, birini arıyorsa ya kötü bir haber için ya da para istemek için arıyorlardır. İkisi de kötü haberdir aslında. Israrla telefonu açmamıştım. Ben açmadıkça o yeniden aramıştı. Kalbim sıkışmış, kesin anneme bir şey oldu endişesiyle korkup hep yaptığım şeyi yapmıştım: olacaklardan kaçmıştım…

İnsan zamanı durduramaz ama zamandan kaçmaya çalışır bazen. Kötü zamanlardan…

Sonrasında telefonuma bir mesaj düştü. Teknolojinin lanetli yanı, bir şekilde ulaşıyorlar işte sana. Herkes kendi yükünü bir şekilde atıyor üzerinden… Bir akrabamız ölmüş meğer; onu haber verecekmiş. İçim rahatlamıştı. İnsan işte, kendi mutluluğu söz konusuysa her ölüme üzülemiyor bazen. Zaten ölen akrabamı hiç sevmiyor oluşumun arkasına saklanmıştım ama yetmemişti. Sahile vardığımda beni huzursuz eden o vicdan azabından yazmadan kurtulamazdım. Öykünün adını koymadan önce bir Neşet Ertaş şarkısı açtım, öykünün adı da o oldu; Yalan Dünya

Emrah Ateş

Devamı ...

Öykünün öyküsü 1- Çatlak

tumblr_inline_mhtn9ppW9b1qz4rgp

“İNSANIN mayası toprak. Vakti gelince çatlamaya başlıyor,” dedim içimden; annemin çatlamış ellerine takılmıştı gözüm. Sadece eli de değil üstelik, yüzü, kolu, vücudunda benim görebildiğim her yeri, belki görmediğim yerleri de kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı annemin. Zaman insana varlığını böyle ispat ediyordu belki de.” Güzel Şeylerin Yokluğu – Çatlak

Öykü mü insanı kovalar, insan mı öyküyü yakalar, hiç çözemedim bunu. Bazen rastlantısal olsa gerek “bugün başıma bir öykü gelecek” diyorum ve geliyor. Bazense, hatta çokça zaman, elime kâğıdı kalemi alıp, gözlerimi uzun uzun kapatıp zaman tünelinde yolculuk yapmaya, oradan yazılacak bir şey çıkarmaya çalışıyorum ama hiçbir şey bulamıyorum. Bu sebeple ola ki öykü beni bulursa diye, hemen not alıp yazmaya çalışıyorum. Genelde kötü kaderim oyununu oynayıp ne zaman yazacak durumum olmasa o zaman ilham perilerini bana yolluyor. Sonradan yazmaya kalkışsam da ilk aklıma gelen gibi olmaz hiç. Yazdığımı beğenirim ama düşünmeden edemem “tam da o an yazsam nasıl olurdu acaba” diye…

Yazdığım birçok öykü gerçek olaylara (yaşanan, yaşanılan, yaşanıp da üzerine öykülediğim) dayandığı için hepsinin farklı farklı anısı vardır sanırım bende. Ama özellikle biri hala canımı acıtır:

Annemin kanser tedavisi gördüğü zamanlardı. Ben ömrüm boyunca nefret ettim hastanelerden ve cenaze yerlerinden. Ama maleseftir ki hasta olanı ziyaret, cenazesi olanın da duasına gitmek gerekir. İçinde hiç bulunmak istemediğim bu iki ortamın ikisinde de hayat tarafından “olma zorunluluğunda” bırakılmak hiç hoş değil. Bahsettiğim kişi annem evet, ama yine de istemiyordum oraya gitmek. Hem daha kötü değil mi insanın canının parçası olan insanı o şekilde görmesi, görüp de bir şey yapamaması…

Çatlak isimli öykümde işte o hastane ziyaretini yazmıştım; üstelik annemin yanıbaşındayken. Konuşmuyordu çünkü benimle. Gözlerini yummuş, çatlamış ellerini göbeğinin üzerine koymuş uyumuş numarası(bence) yapıyordu. Ellerine uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Ellerini toprağa benzettiğimi, sonra annemi toprağa koyma ihtimalimiz olduğunu, insanın topraktan geldiğini, yine oraya gittiğini, daha yaşarken insanın nasıl da toprağa dönüşmeye başladığını fark etmiş ve bunu not almıştım defterime. Not alırken de utanmış, biri görür de ayıplar diye korkmuştum. O korku belki sindiğindendir öykünün üzerine, Güzel Şeylerin Yokluğu kitabımı kim okursa okusun ilkin Çatlak öyküsünden bahseder bana. Gelgelim bazen öyle basit notlar almaya başlarken durduramam kendimi, yazmaya devam ederim. Öyle de oldu, ufak bir not birden öyküye dönüştü. Üstelik öykünün en tıkandığım yerinde annem bana seslenmiş, bana ona cevap verdiğimde sesimi tanıyamamış, beni diğer evladıyla karıştırmıştı. Kendi başlattığı öyküyü kendisi sonlandırmıştı.

Aradan iki yıl geçti, üç kitabı olan bir yazarın ne annesinin ne de babasının onun kitaplarını okuyamadan göçüp gitmiş olması da öykü değil midir sizce?

Emrah Ateş

Not: ilkin bu yazı edebiyatburada.com için yazılmıştır.

Devamı ...

“Her Şeyi Tarih Kitapları, Gazeteler Yazmaz. Bazı Şeyleri Senin Yazman Gerekir.”

emrah-ates

Mevzuedebiyat.com sitesiyle geçtiğimiz günlerde bir söyleşi gerçekleştirdik. Sevgili Arzu Bahar son çıkan kitabıma istinaden çok güzel sorular sordu. Bana da aynı samimiyet ile yanıtlamak düştü.

Kitap eleştirileri, analizler, söyleşiler ve edebiyat dünyasından çeşitli haberler için siteyi ziyaret etmeyi de unutmayın…


-söyleşi-
Soran: Arzu Bahar
Yanıtlayan: Emrah Ateş

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Emrah. Üçüncü kitabın hayırlı olsun diyerek başlayayım söyleşimize. Önceki iki kitabından biraz daha farklı bir çalışma olmuş. Bize sen anlatmak ister misin?

Merhaba Arzu, iyi dileklerin için çok teşekkür ederim. Ben hep yapmak istediğim şeyleri yaptım kitaplarımda. İlk kitapta istedim ki üç farklı bölüm olsun, üç kişinin öyküleri olsun ama hepsi bir yerde birleşsin. Başlangıçta öykü gibi başlayan kitap birdenbire romanlaştı. Novella demeliyim belki de bilmiyorum ama yapmak istediğim oydu ve yaptım. İşin fenası bunları yaparken örnekleri de yok zannediyordum. Ama sonradan daha çok okudukça benzer türlerin benden çok daha önce yapıldığını gördüm. Mesela Füruzan’ın Gül Mevsimidir kitabı da böyle birbirinden farklı gibi görünen ama sonra bütünleşen bölümlerden oluşuyor.

İkinci kitap Anı Koleksiyoncusu’nda anlatılan tüm hikayeleri tek kişiden dinliyorsun. İlk öyküden başlayarak sırayla sona kadar okuduğunda tek kişinin hayatını ve onun serüvenini okuduğunu fark ediyorsun. Gelgelelim kitabın ortasından şak diye bir öykü seçip okusan yine senin için bir anlam ifade ediyor. Şimdi diğer iki kitaba bakınca Güzel Şeylerin Yokluğu herkesin o alışmış olduğu öykü kitabına daha çok benziyor. Birbirinden bağımsız bambaşka hayatların bambaşka öykülerinden oluşuyor kitap. Ama okuyanlar şunu diyor kitaptaki kahramanlar için; “bana çok tanıdık geldi”.

“Güzel Şeylerin Yokluğu” ilgi çekici bir isim ve kitap da ismi ile müsemma aslında. Mizahi dil kullandığın öyküler var ancak ağırlıklı olarak hüzünlü öyküler okuyoruz. Bu bir tercih mi?

Kitabın adı aslında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabından geliyor. Orada geçiyordu bu cümle, hatta şu şekilde:

“Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını
gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü
yüzünde.”


Mesela bunu yazdım çizdim bir iki yerde şöyle bir yorum geldi “e biz bunu hiç duymadık, hiç görmedik, okumadık”. Okur olmak yazar olmaktan çok farklı bir iş çünkü. Hayat Meyhanesi’nin içinde kitaplar vasıtasıyla mektuplaşan bir adamın hikayesi vardı. Kitap satışa çıktığında -ki çoğu kitapta olur- sonunda üç adet boş sayfa vardı. O kitabı okuyan birisi bana şunu dedi “ne güzel ya kitaptaki Necdet gibi mektuplaşalım diye boş sayfa eklemişsiniz”. Halbuki alakası bile yok ama okuyanın böyle bir şey hissetmesi ya da görmek istemesi sence de çok güzel değil mi? Okur ne almak istiyorsa onu alıyor kitaptan. Yani ben sanmıyorum ki Oğuz Atay “ilerde birisi gelsin bu cümleyi öyle bir sevsin ki kitabına isim bile yapsın” diye düşünerek kitap yazmış olsun.

Mizahi dil yazdığım her şeyde var. Çünkü bende vardı o dil. Konuşma dilim de genelde böyledir. Ben, bende olanı sunuyorum okuyana.

Kahramanların çok gerçekçi. Bu doğal olarak, kendi hayatından kesitler anlattığını hissettiriyor okurken. Elbette hayatına girip çıkan, temas ettiğin insanlar etkili oluyordur yazarken ama ne kadarı gerçekten senin hayatın?

Gerçek olandan beslenmeyi seviyorum. Bazen yazdıklarımın hepsi benim ya da bir başkasının hayatı oluyor, bazense aldığım o gerçekliğin üzerine başka şeyler ekleyerek kendi istediğim öyküye dönüştürüyorum onu. Yazdığım tüm kitapların içinde tabii ki kendi hayatımdan kesitler var ama hangileri olduğunu söylemek istemiyorum. Burada kararı da okur versin istiyorum. Ben onun gözünde o kitaptaki hangi karakter olmalıysam o olmalıyım.

Gezi olayları, mezhep farklılıkları, işten çıkarılmalar gibi toplumsal olaylara da dikkat çekiyorsun öykülerinde, aşkı, pişmanlığı, hüznü de… Bu çeşitlilik nasıl oluştu anlatır mısın?

Çeşitliliği çok olan bir hayatımız var. Baksana ülkemize sürekli değişen bir gündem var. Olayların içinde olmadığımız halde yine sanki öyleymişiz duygusuyla yaşıyoruz. Onu hissettiriyorlar bizi. Edebiyat bir hesaplaşmadır benim gözümde. Her şeyi tarih kitapları, her şeyi gazeteler yazmaz. Bazı şeyleri senin yazman da gerekir. Ben de kendime dert edindiklerimi yazıyorum işte.

Yalın bir dil kullanmışsın öykülerde. Okurla sohbet eder gibi. Bu da okurken yazarla duygusal bir bağ kurmayı, samimiyeti getiriyor beraberinde. Senin okumayı sevdiğin metinlerden söz edersek, bize ne söyleyebilirsin bu konuda?

Bazen tartışma konusuna da dönüşebiliyor bu durum. Yazar nasıl yazmalı, yalın mı olmalı, okur kolay mı anlamalı onu, yoksa yazdıklarını çok mu düşünmeli? Bunlar hep bir soru değil mi… Her yazarın yazdığını aynı derecede anlayıp okuyamıyorsun. Ben sanırım beni yazdığım şekilde anlayacak insanları arıyorum. “Bu kitabın yazarıyla arkadaş olsam ne güzel sohbet ederdik” demeleri için yazıyorum. Gelgelelim sevdiğim yazarlara bakınca aslında onların metinlerine yakın şeyler yazdığımı da fark ediyorum. Belki de onlardan aldım bu tılsımı, onlara benzedim fark etmeden. Güzel Şeylerin Yokluğu’ndaki ilk öyküyü okuyan bir okurum bana şunu demişti: “Barış Bıçakçı gibi yazmışsınız.” Alınmadım, gücenmedim, aksine mutlu oldum. Çünkü çok sevdiğim bir yazara benzetilmiştim.

Önceki soruyla bağlantılı olarak okumayı sevdiğin, olmazsa olmaz dediğin yazarlar kimler?

Keşke hep yazsalar da okusaydım dediğim yazarlar var elbet ama hayat işte insan ömrü tüm kitapları okumaya yetmeyeceği gibi her istediğini yazmaya da yetmiyor. Mesela ne güzel olurdu di mi Yaşar Kemal, Sait Faik, Bekir Yıldız, Orhan Kemal, Cervantes, Steinbeck, Orwell hala yaşıyor olsalardı da yazsalardı.

Bunların dışında Hasan Ali Toptaş, Şule Gürbüz, Barış Bıçakçı, Ercan Kesal, Ferit Edgü, Yalçın Tosun çok sevdiğim yazarlardan.

Türk öykücülüğü oldukça gelişti. Çok iyi öykü yazarları var ve öykü okuru da giderek artmakta. Sana neden öykü diye sorsam?

Öyküleri romanlardan daha çok sevdim hep. Belki de ondan. Belki de anca bunu başarabildiğimden… Mesela ilkin şiir yazarak başladım yazmaya. Belki de taşmam gerekiyordu anca öyküye taşabildim. (şairler vuracak beni)

Ömür’e söz verdiğin gibi bir çocuk kitabı okuyacak mıyız senden?

Çok istiyorum. Üzerinde çalıştığım bir çocuk kitabı var. Ama içimdeki korku bitirmeme engel oluyor. Koca koca adamlar yazdıklarımı sevmesin sorun değil. Ama bir çocuğa onun sevmeyeceği, ondan bir şey öğrenemeyeceği bir kitap sunmak istemiyorum. İşin bir de pedagojik yanı var tabii. Yakın zamanda olmasa da umarım gelecekte bir kitap çıkarırım. Söz vermeyeyim…

Kitaba adını veren öykünün içinde bir şiir var. Başka şiirler var mı yazdığın? Bir gün Emrah Ateş’in şiir kitabını görür müyüz raflarda?

Dediğim gibi ben şiir yazarak başladım yazmaya. Yıllarca yazdım. Öyküden sonra azaldı, hatta uzun süredir hiç yazmıyorum diyebilirim ama içimde ukte kalan bir şiir dosyası bilgisayarın içinde duruyor öyle. Eşim mesela çok istiyor şiir kitabı çıkarmamı. Kendisine yazdığım şiirler sayesinde şu an beraberiz. Ama şiir bambaşka bir dünyanın aracı. O dünyanın içinde barınabilir miyim bilmiyorum. Eh bir de yayınlatma derdi var. Biliyorsun yayıncılık dünyasında şiir kitabı çıkarma süreci biraz sıkıntılı…

Radyo Televizyon Bölümü mezunusun. Geçen yıl Arel Radyo’da program yaptığını biliyorum. Radyoculuğundan söz edelim mi biraz da?

Radyoculuk mesleğim değil, hiçbir zaman olmadı. Bu bölümü de açıktan okudum. Ama açıktan okumamın sebebi ise ergenliğimde bir dönem hayalini çok kurduğum radyocu olma hayaliydi. Olamayacağım bari diploması olsun bir kenarda dedim. Sonra bir gün Arel Üniversitesinde okuyan arkadaşım Numan, beraber edebiyat programı yapmayı teklif etti. Numan ile bir yıl boyunca Homeros’tan Bize Kalan isimli bir radyo programı yaptık. Çok olmasa da bir dinleyici kitlemizde vardı. Çok güzel zamanlar geçirdim. Büyük keyif aldım. Her hafta edebiyat konuşmak zorunda olduğum için edebiyatla bağlantım da hiç kopmuyordu. Ders çalışır gibi çalışıyordum o hafta anlatacaklarıma. Ama Numan’ın okulu bitince program da bitti. Sonrasında yaptığımız programın kayıtlarını ulusal radyolara gönderdik ama dönen olmadı. Güzel bir anı olarak kaldı bir kenarda. Kim bilir belki bir gün bir şekilde yeniden orada bulunmak kısmet olur.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

23.12.2018

Devamı ...